Takip Et

Makaleler

Akdeniz’de boğulan burjuva demokrasisi / Barış Keskin

Toparlamaya çalışırsak; dünyanın her yerini savaşa bulayan emperyalizmin, 20 Haziran tarihini dünya mülteciler günü ilan etmesinin kıymeti harbiyesi yoktur. Depoları nükleer silahlarla dolu olanların, başka ülkelerin silahlanmasını bahane ederek, barış pozculuğuna girmesinin de bir anlamı yoktur. Dünya büyük bir ekolojik yıkıma giderken, canlı türlerinin varlığı, kimyasallarla risk altındayken, bütün bu sorunları yaratan emperyalist sistemden çözüm beklemenin de bir manası yoktur. Aradığımız şey bu ikiyüzlü demokraside kesinlikle değildir

“Şimdilerde Avrupa olarak bilinen coğrafi bölge, Yeni Dünya’nın [Amerika] fethinden önce, Asya’nın batı ucunda fakir bir tarımsal adaydı. Dünya ekonomisinin önemsiz bir unsuruydu ve dünyanın geri kalanına sunabileceği fazla bir şeye sahip değildi. Dünya ekonomisinin hatırı sayılır bir unsuru olabilmesinin yegâne yolu, fetihlerden geçiyordu. Ortaçağda ki Haçlı Seferleri tamda bu ihtiyaçtan doğan bir macera idi. Daha  sonraki dönemde [15. yy] İspanyadan Yahudilerin ve Endülüs Müslümanlarının atılması, Batı Afrika’dan köle ticareti ve 1492 sonrasında İspanyollar tarafından Amerika Kıtası’nın fethi, birikmiş zenginliğin yağmalanması, oradaki uygarlıkların tarih sahnesinden silinmesi, jenositler ve katliamlar, Avrupa’dan taşınan bulaşıcı hastalıklar sonucu ortaya çıkan emek açığını kapatmak üzere Afrikalıların avlanıp, köleleştirilerek Amerika’ya taşınması, Avrupa denilen bölgenin altı katı büyüklüğündeki Amerika toprağının Avrupalıların özel mülkü haline getirilmesi; değerli madenlerin [altın, gümüş] çıkarılıp Avrupa’ya taşınması, daha baştan kapitalist nitelik taşıyan plantasyonların açılması… Atlantik bölgesini önemli, bir ekonomik ticari merkez haline getirdi. Avrupa’nın zenginliği esas itibariyle üç kıtanın beşeri ve doğal zenginliğine ve servetine el koymaya dayanıyordu.” (Fikret Başkaya)

Fikret Başkaya’nın özetlediği Avrupa tarihiyle başlamak istedim. Zira bugün gözlere görünen Avrupa zenginliğinin arka planı bilinmediğinde, mevcut durum üzerinden yanılgılara kapılmamak elde olmuyor bazen.  Uzun yıllardan beridir, ülke gündemini meşgul eden bir batılılaşma hikâyesidir akıp gidiyor. Bununla birlikte de dilimizden eksik olmayan sözcüklerin başında; Avrupa Medeniyeti, Avrupa Kültürü, Avrupa Demokrasisi gibi sözcükler geliyor. Temelde burjuvazinin medeniyeti, kültürü ve demokrasisi demekte bir mevzu bahis görmüyorum,  zira Avrupa’da yaşanan, burjuvazinin kültürü, burjuvazinin medeniyeti ve burjuvazinin demokrasisidir.

Gerçeği kavramanın en iyi yolu gerçekle yüzleşmektir, zira bilgi pratikten gelir ve pratiğe döner. Son zamanlarda, Avrupa’da yaşanan güncel siyasal süreci yakından takip etme şansına bende “nail olunca”, Türkiye’de bazı sol çevrelerde özellikle hissedilen, Avrupai yaklaşımların ve Avrupa öykünmesinin ne kadar arızalı sonuçlar barındırdığını hissetmekten alıkoyamadım kendimi. Avrupa’nın son dönemdeki en temel gündemlerinden biri, hiç kuşkusuz ki “Mülteci Sorunu” olarak tanımlanıyor. Sorunun belirlenmesinde kullanılan bu ifade, temelde bir yanlışlık arz ediyor. Zira her şeyden evvel belirtilmesi gerekir ki; sorun olan mülteciler değil, mültecileri ülkelerinden koparan koşulları yaratan, emperyalist devletlerin kendisidir.  Dünyanın her yerine, sömürü ve talan savaşını taşıyan emperyalizm, bu savaşların sonucunda ülkelerini terk etmek zorunda bıraktığı halk kitlelerini de sorun olarak lanse etmektedir. Avrupa’da sistemli olarak yükseltilen sağ siyasetle birlikte mültecilere reva görülen hayat koşulları da kötüleştirilmektedir. Suç istatistiklerinde, yabancıların suç oranı, normal yerli halkın suç oranını geçmezken, medyada sürekli ve sistemli bir şekilde yabancıların karıştığı adli vakalar üzerinden bir yabancı düşmanlığı histerisi yaratılmaya çalışılmaktadır.

Son olarak, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışan mültecilere, olası kaza durumlarında yardımcı olan bağımsız kurtarma ekipleri engellenerek, mültecilerin Akdeniz’de boğulması arzulanmıştır. Mevcut politikanın bir sonucu olarak haziran ayında, 629 mülteci Akdeniz’de boğdurulmuştur. Yine aynı süreçte 233 mülteciyi kurtararak, bağımsız kurtarma çalışmalarının yapılmasını engelleyen yasağı ihlal eden, Claus Peter Reisch isimli kaptan yargılanmaktan kurtulamamıştır.

Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer, 69 yaşına girdiği gün, 69 Afgan’ın sınır dışı edilip ülkesine gönderildiğini söyleyerek medyaya gülen pozlar vermişti ki, sınır dışı edilme işleminin ardından 24 saat geçmeden, 8 yıldır Almanya’da yaşayan, 23 yaşındaki Jamal Nasser Mahmoudi isimli genç, gönderildiği Kabil’de, kendini asarak, intihar etti. Mayıs ayında, Belçika polisinin, içinde 30 Kürt mültecinin bulunduğu bir minibüse ateş açması sonucu, 2 yaşındaki Mawda Shawri isimli kız çocuğu, polis kurşunuyla öldürüldü.

Yarı sömürge-yarı feodal ve Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi komprador kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde, yerel iktidarlara dayanarak, o bölgeleri baskılayan emperyalizm, o bölgeden elde ettiği artı değerle de, kendi ülkelerinde, görece refah düzeyini tutturmayı başarabilmektedir. Buradan hareketle de içerdeki devrimci barutunu nemlendirdiği işçi sınıfıyla sorunlar yaşamadan, işlerini yoluna koymayı başarmaktadır.

Avrupa devletlerinin temel handikaplarından biri de hiç kuşkusuz ki, yeryüzünün yeni lanetlileri olan mültecilerle problem yaşama ihtimalidir. Sayısı milyonları bulan bu büyük kitle, mevcut veriler dâhilinde, Avrupa içinde isyana en yatkın kitledir, zira yaşamsal geçmişlerinde şiddete yabancılık olmamakla birlikte, mevcut koşullarında en ağır mağdurlarıdırlar. Bu sebepten kaynaklıda sağ siyaset geliştirilerek, mültecilerin olası hareketlenmeleri sınırlanmaya çalışılmaktadır.

Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyasında, her daim gündeminin esasına seçimleri koyan ve sandıktan çıkan sonuçla hüsran ya da heyecan yaşayan burjuva demokrasisi özlemli demokratlarımızın öykündüğü Avrupa’nın durumu bundan ibarettir. Avrupa, mülteciler konusunda, insan yaşamını hiçe sayan tutumunun yanı sıra, son zamanlarda, politik ilticacıları da, emperyalist kâr siyasetlerinin malzemesi haline getirmiş durumdadır. Son zamanlarda, Norveç’in Türkiye’ye iade ettiği, yurtsever kadın Gülizar Taşdemir ve Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi kuvvetle muhtemel olan ve onlarca gündür açlık grevinde olan devrimci tutsak Turgut Kaya, Avrupa demokrasisinin gerçek niteliğidir. Yıllardır, Türk devletinin sunduğu istihbarat neticesinde, Almanya zindanlarında yatan Türkiyeli devrimcilerde unutulmamalıdır. Afrin işgalinde kullanılan silahları Türk devletine veren ve sessizliğiyle zımni destek sunan dünyanın bütün emperyalistleri de aklımızın bir köşesinde yer edinmelidir.

Sorunların kaynağı olan emperyalist sistem asla çözüm olamaz!

Komprador kapitalizmin hüküm sürdüğü coğrafyalardaki iktidarların suç ortakları ve azmettiricileri, büyük emperyalist devletlerdir. Bu devletlerin, kendi halklarına sundukları kısmi esneklik ve verdikleri sus payı sosyal yardımlar üzerinden demokratik olduklarını düşünmek, burjuva demokrasisine hayranlık beslemek ahmaklık olur. Başka ülkelerde kanlı katliamları organize eden batı medeniyeti, yeri geldiğinde kendi ülkelerinde de, sahip oldukları “burjuva demokrasi” maskesinin ardından, faşizan pratikler sergileyebiliyor zira faşizm ile burjuva demokrasisi arasındaki çizgi sanıldığının aksine çokta kalın bir çizgi değildir.

Toparlamaya çalışırsak; dünyanın her yerini savaşa bulayan emperyalizmin, 20 Haziran tarihini dünya mülteciler günü ilan etmesinin kıymeti harbiyesi yoktur. Depoları nükleer silahlarla dolu olanların, başka ülkelerin silahlanmasını bahane ederek, barış pozculuğuna girmesinin de bir anlamı yoktur. Dünya büyük bir ekolojik yıkıma giderken, canlı türlerinin varlığı, kimyasallarla risk altındayken, bütün bu sorunları yaratan emperyalist sistemden çözüm beklemenin de bir manası yoktur. Aradığımız şey bu ikiyüzlü demokraside kesinlikle değildir.

Bir not olarak; Avrupa işçi sınıfının ve komünist hareketinin zayıflığı, bazılarımızın öykündüğü burjuva demokrasisinin ve “refah devleti” yanılsamasının bir sonucudur. Bugün Avrupa’da, Avrupa sol hareketinden daha faal bir yabancı örgütlenme ağı vardır. Kürt hareketinin etki alanı, yerli örgütlülüklerin çok daha ötesindedir. Zira Avrupa halkı orta sınıf bunalımı yaşamaktadır.  Bütün bu tablonun bizi götürdüğü bir sonuç vardır ki, bu sonuç şöyle ifade edilebilir: “En demokratik burjuva cumhuriyet bile, burjuvaziye işçi sınıfını bastırmasını sağlayan, bir avuç kapitaliste emekçi yığınları ezmeyi sağlayan bir aygıttan başka bir şey değildir.”

Geçmişin devrim deneyimleri, Avrupa merkezli ekonomist yaklaşımları alt üst etmişti. Beklenen devrimler, üretim ilişkilerinin geliştiği, kapitalizmin oturduğu yerlerden değil, çelişkilerin ve yoksulluğun derin olduğu dünyanın kırlarından yükselmişti. Buradan hareketle yine söylenebilir ki, dünya devrimlerinin fırtına merkezi, sömürgeleştirilmiş ülkeler olmaya devam etmektedir. Ayrıca sosyalizm ve komünizm adına, Avrupai düşüncenin pratiğe sunabileceği hiçbir şey de yoktur.

Burjuva demokrasisinin, sosyalizm yolunda ön açıcı olduğu, kitlelerin örgütlenmesine imkân sağladığı fikride acımasızca sorgulanmayı hak etmektedir. Zira yıllardır burjuva demokrasisini yaşayan Avrupa halkları, yaşanan bunca hak gaspina ve emperyalist çatışmaya karşı etkin bir adım atamıyor. Sağ siyaset yeniden yükseliyor.

Ve son olarak mülteciler konusunda, mülteciler ve dünya için tek alternatif, sosyalizmdir, komünizmdir. Başka ülkeleri kar uğruna yağmalayan ABD, AB, Rusya ve benzeri emperyalist devletler olmadığı zaman, mültecilerde olmayacak. Sınırsız ve sınıfsız bir dünya hepimizin, bütün dünya halklarının olacak.

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler