Takip Et

Kültür-Sanat

BİTMEYEN VEDA kitabıyla aramdaki “BAĞ”/Murat Kahraman

Evet, BİTMEYEN VEDA ile aramdaki bağ, bir yürek sızısı gibi hüzün iklimi hakimdir. Kitabı elime alınca ne yazık ki sevinemediğimi yukarıda söylemiştim. Keşke bir nebze de olsa sevinç bıraksaydı. Ne var ki insanlarımla olan bağımın “Vedalarla bitmeyeceği” kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. İyi ki varsınız, BİTMEYEN VEDA’yı bana yazdıran güzel insanlar. Sizin o güzel dünyanız ve zengin kültürünüz olmasaydı, size dokunan şeyleri yazamazdım. Herkesin bir dünyası vardır, ama benim gerçek dünyam sizsiniz. Sizin olduğunuz her yer benim gerçek evimdir.

Kitaplar kargoyla Almanya’ya gelecekti. Bunun için gitmiştim. Kargonun geliş saatinden önce teslim edilecek adrese benden önce Hasan Hayri Aslan, Rıza, Elif ve Yakup gelmişlerdi. Kitap buradan bölgelere ve ülkelere dağıtılacaktı. İhtiyar dediğimiz Hasan Hayri, “Çığlık” romanının üçüncü baskısına önsöz yazmıştı. Ben, yazması konusunda rica da bulunmuştum. Kırmadı beni. Yazmasını istememin başlıca nedeni, kendisine verdiğim değerden dolayıdır. İkinci nedeni ise devrimci hareketin bağrında çıkmış en yetkin kalemlerden biri olmasıdır. Aynı anda hem şiir hem de siyasal yazılar yazan bir birikime ve zenginliğe sahiptir. Üçüncü nedeni ise “ünlü” denen kişilere olan mesafemdir. Bana göre ünlü söylemi, fark ve farklılık yaratmak için kullanılır. Özünde ise içinden çıktığı kitlelere göre kendisine bir ayrıcalık yaratmak için kullanılır. Ölü sevici bir toplum olduğumuz için dostlarımız ve yoldaşlarımız öldükten sonra kıymete biner. En önemlisi de bizim için değerli insan, öldüktün sonra ortaya çıkıyor. İnsanların hayatta olduğu süreç zarfında hak ettiği değer ne ise verilmesi gerektiğine inanıyorum. İşte bu saydığım ve saymadığım nedenlerden dolayı “Çığlık” romanımın ön sözünü İhtiyar’a vermeyi uygun buldum. “… Her bakımdan çok değerli bir eser olduğunu düşündüğüm Çığlık’ın 3. baskısının yapılacağını duyunca çok sevindim. Çığlık, yazarıyla daha yakından tanışmamıza da vesile oldu. Güleç yüzlü, sıcak yürekli, mütevazı bir şair aynı zamanda Kahraman. Bu satırları yazma onurunu bana ilettiğinde, “BİTMEYEN VEDA” adlı yeni bir kitabını da haber verdi. İşte bu harika!.. Murat Kahraman’ın hem edebi yetkinliği, ondan da fazla mağduru olduğu bir olay anlatısındaki hayranlık uyandıran metanetli sosyalist duruşu saygıya değerdir. Umarım bu eser, bu vahşetle lekelenmiş siyasal çevreye de bir yüzleşme vesilesi olur. O vahşi canavarlık karşısında bağlılığın ve ölüm kusan namluların karşısında boyun eğmeyen direngen canların anısına saygıyla ve bir daha böyle öykülerin yazılmak zorunda kalınmaması dileğiyle… Hasan Hayri Aslan 4 Ekim 2018”

İhtiyar, “Çığlık” romanının önsüzünde bahsettiği “BİTMEYEN VEDA” bölümünde yine kendisine ait bir hikayesi de vardır. Kendi köyüne yakın olduğum bir yerde, Buyer Dağı ay ışığı altında yıkandığı bir vakitte; el ayak çekildiği, gece sessizleştiği zaman öten, adına Teyra Seö/Teyrıka Şewe (Gece Kuşu) denilen Dersim’in masal kuşu Thuye kuşunun öttüğü suskun bir gecede kendisini şöyle anmışım: “Yaşlı adamın anlattığı yaşamın acı tecrübesiydi. Yani sadece yaşamdı. Ama kendisinin yazdığı yazı, fazla anlamı olmayan bir yığın kelimenin toplamından ibaretti. Yazı, kendi hafifliği içinde boğuluyordu. Kelimelerin birbirini ittiği yazının adı, gazetenin orta sayfasında bulunan ve adına perspektif denen yazıydı. Yazdıklarının neresi perspektifti ki? Perspektifini ararken kendi perspektifini kaybeden biri olarak, kime perspektif sunabilirdi ki? Siyasal öngörüsü ve ideolojik derinliği yoktu. Üstelik kendisi basmakalıp tarzını kırmayı bir türlü beceremiyordu. Kendisinin bunun için yeterli olmadığını düşündü. İmla ve gramer hatalarıyla rezil edilen yazıyı düzeltecek Kolsuz İsmet de yoktu artık. En son Cafer’in kaleme aldığı, “Kadro politikamız ne olmalıdır?” yazı dizisini düzeltmiş, bir kitapçık olarak yayınlamıştı. İkinci bir yazı dizisi olarak kaleme aldığı ama bitiremediği yazıyı, düzeltememişti daha. Düzeltemediği yazıyı yırtmayı düşündü. Yazı farklı bir dili kullanıyordu. Oysa yaşam başka bir dili; yani hakikatin acı dilini kullanıyordu. Nerede hata yapmışlardı?

Kafasını kaldırmadan karaladığı defter yapraklarını çevirdi. Kendisiyle birlikte gazetenin orta sayfasını yazan Cafer, Aydın ve Hasan Hayri (İhtiyar), kendisinden bir kuşak büyüktüler. Yaşanmışlıkları, yenilgileri, zaferleri ve tecrübeleri derinlikleriyle bütünleşmişti. Üstelik Diyarbakır denen bir zindanın zulmünden onurlarını koruyarak, direnerek ve güçlenerek çıkmışlardı. Cafer ve Aydın’ın yazma imkânları kalmamıştı. Kendisi de ihmalkâr davrandığı için yükün çoğu İhtiyar’ın omuzlarına binmişti. Pırdosurlu (Kırmızıköprü) olan ihtiyarın köyü, hemen kendilerinin alt tarafındaki vadinin düzleştiği yerdeydi. Orada da evler yakılmıştı. Savunmasız ve mahzun insanlar katledilmişti. Üstünde bulundukları toprakların lanetli olduğunu düşündü. Rüzgâra dolanan top zerrecikleri gibi, kötü yazgının insanın boğazına kaçtığını düşündü. Pırdosur köyü, Mazra, Pardiyer, Tosniye ve Saldağ denen dört mezradan oluşuyordu. Saldağ, eski bir Ermeni yerleşim yeri olan Kewul’du. Ermenilere yâr olmayan köy, Aliyé Kheki sülalesinden olan İhtiyar ve ailesine de yâr olmamıştı. Hemêde Khek’in küçük kardeşi olan Aliyé Kheki ’38 Kırımı’nda Pulımırîye’deki en seçkin yöre sakiniyle devlet tarafından kurşuna dizilmiş, evleri yağmalanmış ve sonra da köy yakılmıştı. 17 kişinin kurşuna dizilme ânında son anda fırlayarak kaçan Baven Duzgın ve Babamansurlu Çé Sey Mamudé Yemosé halen yaşıyorlar mıydı acaba? Saatine baktı. Kalkma vakitleri gelmişti. Arkadaşlarına hazırlanmalarını söyledi. Ev halkından müsaade istedi.” (BİTMEYEN VEDA, s.354-355). 

Yukardaki satırlarda Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat ve İhtiyarı yüceltip, kendimi küçülttüğün düşünülmesin. Zaten onların övgüye ihtiyaçları da yoktur. Orada kalem benim elimdeydi. Ama hak ve emek ise onlara aitti. Kimse onlara o yolu açmadı. O yolları kendi emekleriyle, mücadeleleriyle, bileklerinin gücüyle, kanla ve canla açtılar. Yazan bir kişi olarak o hakkı teslim etmek de bir insanı sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Konuya dönersek; kendi bulunduğum ülke için biraz kitapları ayırdık. Ayırdık dedim de, kitabı elime alırken sevinmem gerekirken tuhaf bir biçimde içimi hüzün kapladı. “Keşke o tanık olmasaydım ve ben de bu kitabı yazmasaydım” dedim. Ne vaki keşkeler, hayıflanmalar ve pişmanlıklar sonucu hiç bir şekilde değiştirmiyor. Keşke değiştirebilseydi… Sonra Pırdosurlu ihtiyar ve diğer yoldaşlarla kitap kolilerini yukarıya çıkardık. Dışarıda kar yağıyordu. Elif’in hazırladığı nefis ve sıcak yayla çorbasını içtik. Nuro’nun kardeşleri olan Şükran ve Songül Em onlar da geldi. Yeni aşkıyla meşgul olan Nuro’yu görmek istiyordum. Zamanımız yoktu ve mesafe fazlaydı. Pala İsmail’in kardeşi Nurettin Aslan’da yakın ve ona da misafir olma sözüm vardı. Fakat zamanımız dardı. Sonra herkes evine konuk etmek istiyor beni. Aslında zamanım olsa hepsinin evine konuk olmak isterdim. Ne var ki İbo Bra’ya(Kasım) sözüm olduğu için oraya gitmek için ayrılıyorum. Kani Spi’li (Hozat-Akpınar Köyü) olan Kasım, Metris Hapishanesi’nden 29 arkadaşıyla firar ettiği zaman burjuva basınında fotoğrafları yayınlanmıştı. Babam ve amca, gazetedeki fotosunu göstererek “bizim yeğenimiz” dedikleri kişiydi. Kasım’ın kardeşi Veli ve eşi Sevilay konuk ediyor bizi. Sevilay Türk ama eve girerken Zazaca “Xér ama”diye karşılıyor beni. Tarifsiz bir şekilde mutlu ediyor beni, bu “Hoşgeldin.” Yok olma tehlikesi altındaki şiir gibi bir dil olan Zazacanın başka bir halktan bir kadının kullanmış olması mutlu ediyor beni. “Eviniz samimiyet kokuyor. Güzel kokuyorsunuz” dedim. Gülümsüyor. Sohbetimiz uzuyor. Aramızdaki bağlardan bahsediyoruz. Bir sürü bağ var. Yoldaşlık, kan bağı, sosyal bağ, coğrafi bağ, kültürel bağ, dostluk vs… Kasım ve Veli’nin nenesi olan büyük halalarımızdan olan Zarife Hatun’la ilgili bilgi almak istiyorum. Çocukları olduğu halde neden Devreşcemalli Seyd Sıleman (Seyit Süleyman) kaçtığını soruyorum. En önemlisi ise Zarife’yle bizimkilerin bağları neden kopuktu? Çocuklarını bırakıp kaçtığı için kendisine ceza mı verilmişti? Bu sorulara ne yazık ki bugüne kadar doyurucu bir cevap alamadım. Yaşlılar göçüp gitti. Geçmiş de kayıt altında olmadığı için silik ve bölük pörçük… Kasım, daha önce konuştuğumuz ve merak ettiğim dedesini anlatıyor. Dersim kırımında kadın ve çocukları katleden canavarları avlayan dedesiyle büyüyün ve hep onunla gezen, ondan çok şey öğrenen, daha küçük yaşlarda mücadeleye başlayan Kasım, hafızasına kazıdığı geçmişini sağlam bir şekilde koruyor. 17 tane canavarı avlayan dedesi Derweşcemalli Seyd Usıw’ın(Seyit Yusuf) gece karanlığındaki avcılığı, fena halde beni kendisine çekiyor. Dedesinin yaşamını kitap yapma konusunda hemfikir oluyoruz. Kasım, onlarca kitap alıyor. Gönüllü satış yapmak istiyor çevresine. Dayanışma için 200 kitap isteyen ama hiç görmediğim Dersim sevdalısı iş insanı Süleyman Abi’ye gidişi başka bir zamana erteliyorum.

Sonra, “Çığlık” romanındaki kapak fotoğrafındaki yüzün bir tarafı saçla kaplı olan güzel ablama Sabriye’ye (Babam, Zarif halamızın isimin büyük ablam Zarife’ye, büyük halamız Zarife’nin kardeşi olan ve Axzonik’te Süleyman Konak’la evlenen diğer büyük halamızın ismini de Sabriye ablama vermiş)uğramam lazım. Her gittiğimizde zorla yemek yediren ablamın huyunu düşündüğüm için yemek yemeden gidiyorum. Her zaman olduğu gibi beni görünce koşarak sarılan ablam, kitabı alıyor elimde. Yüzü birden değişiyor. Yeni çıkan kitabın içinde ne geçtiğini tahmin edebiliyor. Babası katledildikten sonra parmağındaki yüzüğü çalan kişileri merak ediyor. Kitabı yüzüne gömüyor. Kokluyor. Kesik kesik iç çekiyor. Dokunsan bin parçaya ayrılacak kadar öfkeli ve acılı. Hemen işi şakaya vuruyorum. Öfke ve acı geçici dağılıyor. “BİTMEYEN VEDA” romanın kapağındaki küçük kız olan güzel yeğenim Nilüfer’e de kitabı imzalayıp veriyorum. Çığlık kitabındaki kapak fotoğrafı annesinin gençlik hali, “BİTMEYEN VEDA”daki ise kendisinin çocukluk fotoğrafı. Çocukluğunu arar gibi uzun uzun kapak fotoğrafına bakıyor. Sonra yol güzergahımda olan Yusuf’a uğrama ve kitap bırakma sözümde durmak istiyorum. Yusuf, başka yere gittiği için beni bekleyen Orcanlı olan yoldaşım İlyas Yer’e geçtim. Yürekleri gibi geniş olan evleri güzel kokuyor. Bol miktarda kitap alıyor. Herkes kitabın doğal bir satıcısı gibi. Beni fena halde mutlu ediyor. İmzaladığım kitapların parasını vermek istiyor. Sanki parayı alsam, kitapla aramdaki bağ kopar gibi. Kitapların gelirini hapishanede ki yoldaşlarıma bağışladığım için elinde çevirdiği parayı geri çeviriyorum. Yazarken beni hasta eden, bazı yoldaşlarımın bir gece de okuyup bitirdiği ve bitmesini istemediği bu kitapla aramdaki bağ hiç kopmasın istiyorum. “Bu sizin emeğinizidir” diyorum. Mutlu oluyor. Gözleri doluyor İlyas’ın. Yüzüne belli belirsiz bir gölge oluşuyor. Evet onun gibi sayısız yoldaşımızın ödediği ağır bedeller ve verdikleri emeklerin bir ürünü gibi görüyorum elimdeki kitapları.

Yaşayanların birçoğu şimdi sürgünde. Sürgün de bir bedel ödeme şeklidir. Sohbet uzuyor. Her yerde bir sürü evim vardır duygusuna kapılıyorum. Rahat ve huzur veren bir duygu. Yol güzergahında uğramam gereken evlerim var daha. Beni yolcu ettikten sonra şu cümleleri kaleme alıyor: “Yazar Murat Kahraman; Çığlık, Gökyüzünü Kaybeden Kartal ve şimdi de BİTMEYEN VEDA Kitabıyla okur karşısında. Munzurun berraklığında süzülüp gelen bir duygu dünyasının içerisine götürüyor okuyucuyu. Buradan;Konuşamayan bin yıllık acıların konuşturulduğunu,yok sayılan üstü örtülen bir toprak parcasındaki yaşanan dramların,acıların,gün yüzüne çıkarıldığını görüyoruz. Bir cümle! Konuşamayanların, konuşturulduğu eserler. Evimize ve yüreğimize hoşgildin, Dersimin susmayan evladı. Bra Tu xer ama ce ma…. Gözümüze ışık oldun. Seni sanatın dili ilen misafir ediyorum yürek hanemize. Nicesine mezar oldun, Tan yerinin Şafağında. Karanfiller serpmiş miydin cesedimin üzerine? Nice yiğit,nice kadın,nice bebe kuytulukta dona kaldı. Kaç yüz bin mavzer bir o kadar atlı ilen Varlığına adak oldu. Zemherinin soğuğunda şu dağlarda ateşlerin, Kör gözüme ışık oldu. İlyas Yer”

Evet, BİTMEYEN VEDA ile aramdaki bağ, bir yürek sızısı gibi hüzün iklimi hakimdir. Kitabı elime alınca ne yazık ki sevinemediğimi yukarıda söylemiştim. Keşke bir nebze de olsa sevinç bıraksaydı. Ne var ki insanlarımla olan bağımın “Vedalarla bitmeyeceği” kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. İyi ki varsınız, BİTMEYEN VEDA’yı bana yazdıran güzel insanlar. Sizin o güzel dünyanız ve zengin kültürünüz olmasaydı, size dokunan şeyleri yazamazdım. Herkesin bir dünyası vardır, ama benim gerçek dünyam sizsiniz. Sizin olduğunuz her yer benim gerçek evimdir.

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler