Takip Et

Makaleler

Charles Aznavour: Yaralı Bir Ses Sustu

Çok uzaklardan gelmişti sanat piramidinin zirvelerine. Birçok müzik öğretmeninin, “sen en iyisi şarkı söylemekten vazgeç” peşin hükümlerine, Fransız ve İngiliz beyaz “elitler”in, “sesi klakson sesine benziyor” biçimindeki aşağılanmalarına maruz kalmıştı. Ama o inandığı yoldaki yürüyüşünü sürdürmede ısrarcı oldu

 “Charles Ermeni halkının gururu olacak, Fransa’nın da medarı iftiharı”.

 Bu söz, Nazi infaz mangalarının kurşunlarıyla can veren filozof kavrayışlı, şair direnişçi Misak Manuşyan’a ait. Yıl 1940. Charles (Şahnur) henüz 16 yaşında bir delikanlı…

Misak ve eşi Mélinée Manuşyan, Aznavuryan ailesinin çok yakın dostlarıdır. Misak, aynı zamanda Aznavuryanların Fransız Komünist Partisi (FKP) saflarına kazanılmalarında pay sahibidir. Genç Charles’ın babası Mişa ve annesi Knar da Nazi işgaline karşı FKP tarafından örgütlenen direnişin doğal destekçisidirler.

Gestapo ve Vichy rejiminin gizli servislerince arandıkları günlerde bile Aznavuryan çiftiyle Manuşyanlar’ın dostluk/yoldaşlık ilişkisi devam eder.

Mélinée Manuşyan, “Knar, çocuklarının eğitimi konusunda çok tasalanırdı. Bir gün, Manuş (Misak) ona, oğlu için endişelenmemesi gerektiğini, zira geleceğinin çok parlak olduğuna emin olduğunu söylemişti” diye yazacaktır anılarında. Bu günlerde Charles, henüz 9-10 yaşlarında bir çocuktur.

Yıllar sonra, 2014 Şubat’ında FKP’nin yayın organı “Humanité” gazetesiyle yaptığı mülakatta Manuşyan’dan saygıyla söz edecektir Charles: “Evet, Komünist bir aile idik. Orak-çekiçli bir de yüzüğüm vardı… Manuşyan bana satranç öğreterek eğlenirdi. Onun sayesinde uzun yıllar satranç oynadım… Gestapo tarafından arandığı zamanlarda da evimize gelirdi Misak…”

Soykırımdan kurtulan bir anne-babanın ikinci çocuğu olan Charles, ebeveynleri Amerika’ya gitmek üzere vize bekledikleri günlerde Paris’te doğmuştur. Anne Knar Fransızca bilmediği için bebeğinin gerçek ismi olan Şahnur Vaghenag Aznavuryan’ı kayıt belgesine yazamayınca, doğumu yaptıran ebenin inisiyatifiyle Charles Aznavour olarak geçmiştir kayıtlara.

22 Mayıs-1924’de başlayan bir yaşam, girift parkurlardan geçerek ilginç bir kişilik yaratacak ve tam 94 yıl sürecektir.

Bir zamanlar sesiyle ve boyu-posuyla alay edilen Charles Aznavur yıllar içinde ününe ün katacak, ölümünün ardından ise “Büyük Fransız”, “Fransız şarkı kültürünün son efsanesi”, “Fransa’yı dünyaya tanıtan sanat devi” gibi övgülerle ödüllendirildi.

Herkes gibi seveni-sevmeyeni vardı. Fazlaca etliye-sütlüye karışmaz, radikal tutumlardan kaçınır, herkese ait olmaya özen gösterirdi. Sosyal sınıf ve katmanlar halinde parçalanmış, heterojen bir toplum gerçeğinde rasyonel bir karşılığı olmasa da “Benim için sağ-sol yok, Fransa vardır”  tarzındaki “eşitlikçi”, pragmatik duruşunu korudu.

Fransa’ya göç ve entegrasyonla ilgili olarak, Charles Aznavour, Şubat 2013’te şöyle diyor: “İlk önce Fransız oldum, kafamda, kalbimde, var olma tarzımda, dilimde… Fransız olmak için Ermeniliğimin büyük bir bölümünü terk ettim… Bunu yapmak zorundasın. Ya da gitmelisin”

25 Ağustos 2014’te, Ortadoğu’daki zulüm gören Hıristiyan ve Kürt topluluklarına yardım çağrısında bulundu ve onların ‘yeniden nüfuslandırılması gereken’  Fransız köylerine yerleştirilmesini teklif etti.

8 Ocak 2018’de, Avrupa’daki göç krizi sırasında, göçmenleri ayrıştırarak ‘dâhiler’ ve ‘yararlı insanlar’ olarak ‘ayırabileceğimizi’ belirterek tartışmalara yol açtı” *

Bir yandan Fransız gericiliğini ürkütmemeye, devlet eliti ve hükümetleriyle iyi geçinmeye özen gösterirken, öte yandan, “Tarihte Yahudilere, Ermenilere, çıplak ayakla Alpleri geçen İtalyanlara, Polonyalılara nasıl yardım ettiyse bugün de aynı şey yapılabilir… Fransa’nın bu olanakları var” diyen hümanist çağrılarını sürdürdü.

1974 başkanlık seçimlerinde Valery Giscard d’Estaing’in yanında yer alması dışında hiç bir başkanlık yarışı kampanyasına katılmadı, ama Sarkozy’ye oy verdiğini de gizlemedi. Baba Le Pen’in ikinci tura kaldığı 2002 seçimlerde “Vive la France” bildirisini imzalayarak Fransız halk çoğunluğun Le Pen’e karşı sokaklara çıkmasına destek verirken, son seçimlerde ikinci tura kalan -ırkçı babanın Fransa’ya yadigârı- kızı için “Marine Le Pen seçilseydi benim de başkanım olacaktı” diyecekti.

Erdoğan Türkiye’sinde bir sıralar moda olan “açılımlar” kapsamında Türkiye-Ermenistan yakınlaşması için “devletlerarası politik açılım değil, insani/insanlar arası bir açılım istiyorum”  diyerek tarihe önemli bir not düşecekti. Atalarının maruz kaldığı korkunç bir soykırımın acısını, intikam nefreti yerine, “Çıkartmaya karar verseydin / Yüreğimdeki dikeni / Senin ayağındaki de / Yok olur giderdi” diyen bir barış ve kardeşlik özlemine, çağrısına dönüştürdü…

Duruma, duygusal atmosferin yoğunluğuna göre “Ben, yüzde yüz Fransız ve yüzde yüz Ermeni’yim” de dedi, “önce Fransız, sonra Ermeni’yim” de...

Her vesileyle Fransa’ya ve Fransız kimliğine abartılı bağlılık vurguları yaptı, ama öte yandan kazandığı servetin ağır vergilerinden kurtulmak için bir zaman İsviçre’de yaşadı.

Aznavur’un serüvenine bakıldığında, yaralı, örselenmiş, trajik bir tarihle de yakından ilişkili sorunların farklı yollardan aşılma çabasıyla karşılaşıyoruz. Ömrünün ilk yarısı boyunca ve sosyalizmin dünya hakları için henüz canlı bir umut olduğu yıllarda onu FKP yakınlarında, sol kültür dünyasında görüyoruz. “Herkes doğuştan solcudur. İnsanın kalbi de soldadır” dediği de oldu, “Sağı da solu da bilmem, ben hümanistim” dediği, hatta sağa meylettiği de oldu.

1968 Mayısını içerden/yakından yaşamadı; ancak “Gençlik adına” adlı -övgü ve yergiyi, mesafe ve sempatiyi bir arada barındıran- şarkısını yapmaktan da geri kalmadı.

1971 yılında eşcinsellere dair yaptığı “Comme ils disent” şarkısıyla (1968 hareketiyle biraz sarsılsa da hâlâ ciddi bir tabu olan eşcinsellik konusunda) bir ilerlemeye imza atacaktı.

Bir tavır alışı simgeleyen “Kadın hakları” başlıklı şarkısı da unutulmazlar arasına girdi.

Ölümünden üç gün önceki son TV söyleşisinde söylediği “yüzde yüz feministim” deyişi içtenliğini yansıtıyordu.

Çok uzaklardan gelmişti sanat piramidinin zirvelerine. Birçok müzik öğretmeninin, “sen en iyisi şarkı söylemekten vazgeç” peşin hükümlerine, Fransız ve İngiliz beyaz “elitler”in, “sesi klakson sesine benziyor” biçimindeki aşağılanmalarına maruz kalmıştı. Ama o inandığı yoldaki yürüyüşünü sürdürmede ısrarcı oldu.

Üç dilli bir çocukluktan gelmiş olması, çoklu bir müzikal ve kültürel ortamda yaşaması onun tiyatro, müzik ve sinema gibi sanat alanlarındaki başarısında önemli bir rol oynadı. Bu nedenle de şarkılarıyla ayrımcılık türlerine karşı tutarlı, hümanist bir çizgide durdu.

Pek çok büyük sanatçı gibi politik-ideolojik planda yer yer tutarsızlıklara düşmesine karşın, 94 yıllık ömrünü başarılı bir sanatsal yaratıcılıkla taçlandırmayı başaran bir insan oldu.

Şarkı ve şiirlerinde sevdaları, hüznü, yarım kalan aşkları, gündelik insan ilişkilerini engin bir söz zenginliği içinde işlemekle kalmayıp, soykırımlar, göçmenlik dramı, cins/cinsellik ayrımcılığı gibi kanayan toplumsal yaralara da el attı…

Meşru şöhreti, evrensel değerdeki çığlığı milli/milliyetçi ufukları çoktan aşıp geçen bu sanatçının sesi zaman içinde yankılamaya daha devam edecektir…

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler