Takip Et

Makaleler

Felsefenin genç kuşaklarla buluşması

Felsefe, olay ve olguları daha doğrusu insan, toplum ve doğayı anlamak, açıklamak, yorumlamak ve bundan da önemlisi değiştirmek için girişilen kavramsal faaliyetin adı olarak düşünülebilir. Felsefece tüm yapıp ettiklerimizde de insan için iki amaç söz konusudur. Birisi insanın, fiziksel ihtiyaçları, diğeri de entelektüel ya da kültürel ihtiyaçlarıdır. Akla gelen her türden ihtiyacı, bu iki kategori içine sığdırmak olasıdır. Felsefeyle birlikte günümüzde benzer faaliyetler olarak işlev gören düşünüş tarzlarına üç disiplin daha eklemek gerekmektedir: Bilim, politika, sanat. Bunların dördü kültürel disiplinler adını alır. Her disiplinin kendine özgü dili, üslubu, yöntemi bulunmaktadır.

Dünya Felsefe Günü dolayısıyla liseli gençlerle bir araya gelme fırsatı yakaladık. Gebze Anadolu Lisesi’nin 300-400 kişilik bir topluluğuyla yaptığımız buluşmada ele alınan konuların, yaptığım sunumun felsefe tarihi bağlamında kısa bir özetinden kesitler sergilemek istiyorum. Değerli eğitimci arkadaşlarla, kadın felsefeci dostlarla tanışmış olmamızı, felsefe Günü’nün plaket sunumuna kadar zenginleşmiş olduğunu da baştan belirtmem gerekiyor.

Böylesi, genç nesillerin bulunduğu ortamlarda felsefi sunumlar yaparken doğal ki öncelikle felsefenin tanımlanması, ortaya çıktığı koşullar, onun gelişme dinamikleri, felsefenin ruhuna özgü bir pedagojiyle açıklanması gerekir. Ne var ki felsefe kolay tanımlanır bir kavram değildir. Ayrıca tanımlamanın da kendi başına bir sorun teşkil ettiği öncelikle akılda tutulması gereken bir konudur. Tanımlama, bilgi nesnesi yapılan olguları sınırlandırmak, dondurmak ve hatta öldürmek anlamına gelebilir. Yine de felsefenin temel özelliğini yansıtan bir açıklamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu tanımın betimleme anlamı taşıdığını dikkatten kaçırmamak gerekiyor. Her felsefi sunum sırasında felsefe, bir ölçüde betimlenmiş olur. Bu sunumu da aynı biçimde ele almak yararlı olur.

Felsefe: Fiziksel İhtiyaçlar, Kültürel İhtiyaçlar

Felsefe, olay ve olguları daha doğrusu insan, toplum ve doğayı anlamak, açıklamak, yorumlamak ve bundan da önemlisi değiştirmek için girişilen kavramsal faaliyetin adı olarak düşünülebilir. Felsefece tüm yapıp ettiklerimizde de insan için iki amaç söz konusudur. Birisi insanın, fiziksel ihtiyaçları, diğeri de entelektüel ya da kültürel ihtiyaçlarıdır. Akla gelen her türden ihtiyacı, bu iki kategori içine sığdırmak olasıdır. Felsefeyle birlikte günümüzde benzer faaliyetler olarak işlev gören düşünüş tarzlarına üç disiplin daha eklemek gerekmektedir: Bilim, politika, sanat. Bunların dördü kültürel disiplinler adını alır. Her disiplinin kendine özgü dili, üslubu, yöntemi bulunmaktadır.

Felsefenin başlangıç yeri olarak Yunan uygarlığı gösterilir. Oysa düşünce Doğu’da başlamıştır diyoruz. Peki felsefe ile düşünce arasında ne fark var? Düşünce sere serpe bir zihinsel faaliyet iken felsefe gerekçeli düşünce anlamına gelmektedir. Sere serpe de olsa düşünce neden Doğu toplumlarında, Mısır, Hint, Çin ve Mezopotamya’da başlamıştır? Bunun “su uygarlıkları”nın yarattığı imkanla ilgisini kurabiliriz. Doğu’ya tarih felsefesi açısından ilk dikkat çeken filozoflardan birisi Hegel’dir. Hegel’in tarih felsefesinde dört moment ya da uğrak bulunuyor. Doğu dünyası, Yunan dünyası, Roma ve Cermen dünyası. Böylesi kategoriler Marx ve ayrıca A. Comte ve Augustinus gibi filozoflarda da var. Marx, insanlığın çeşitli toplumlardan geçerek komünist topluma ilerlediğini, Comte, insanlığın teolojik ve metafizik dönemden geçerek pozitivist çağa geldiği kanaatinde. Augustinus ise yer devletinden gök devletine doğru ilerlediğimizi düşünüyor.

Thales’in Özgünlüğü, Sokrates’in Pedagojisi

Demek ki yeni uğrak Yunan dünyasıdır. Ders kitapları ilk filozofun Ege bölgesinden çıktığını yazıyor: Thales. O da aslında “su uygarlığı”nın ürünü. Çünkü Thales’in yaşadığı coğrafya, deniz kıyısında bir kent olan Milet. Efes’i de anmak istiyorum. Bir nehre iki kere girilmez demişti Herakleitos. Diyalektik düşüncenin kurucusu sayılıyor. İlk fikirler gelirken itirazlar da, tezlerin antitezleri de başlıyor. Mesela Thales, ilk öge (arkhe) su’dur demişti. İyi de her şey madem su’dan geliyor, onun zıttı olan ateş neden geliyor? İtirazın sahibi, yine Miletli bir filozof olan Anaksimandros. Bunları detaylandıracak zamanımız yok, değinip geçiyorum.

Gelmiş geçmiş en büyük filozofların toprağı olan Atina, bize hemen Sokrates, onun öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi olan Aristoteles’i anımsatır. Sokrates’in çok ilginç bir pedagojik anlayışı var. Özetini vermekle yetiniyorum. Önce karşıdaki düşüncenin tutarsızlıklarını bulursunuz, hatalı ve zayıf tarafları üzerine yoğunlaşırsınız. Bir nevi karşıdakiyle alay edersiniz. Buna Grekçe köküne uygun olarak ironik yöntem deniliyor. Fikrin sahibi, yanlış, hata ve tutarsızlığını görünce, Sokrates’i anlamaya çalışır. Sokrates ise doğru bilgiyi karşıdakine söylettirir. Buna da mayetik, Türkçesiyle doğurtma diyoruz.

Platon: Filozoflar Kral Olmalı!

Aristoteles: Köleler İnsan Değil!

Platon, felsefeyi kuşkusuz ki ilerletti. Ona göre evren iki parçalı. Yani biz gölge dünyada yaşıyoruz. Asıl olan ise idealar dünyası. Biraz saçma görülüyor değil mi? Bunu felsefe tarihçileri de düşünmüş olmalı ki, kimileri idealara kavram diyorlar. Toplumu tek adam yönetsin diyen de Platon’dan başkası değil. Ona göre tek adam ama bu adam bilge olacak. Daha doğrusu filozoflar kral olsun isteniyor. Aslında Atina’nın bu büyük filozofları gördüğünüz gibi demokrasiye karşılar.

Aristoteles de demokrasiyi savunmadı. Bu büyük filozofun artılarını kabul ediyorum. Ama ilginizi çekecek özelliklerini anmak istiyorum. Onun ünlü kitaplarından birisi Politika adını taşıyor. O kitapta kölelerin insan olmadığını ileri sürüyor filozof. Hayvanlara benzetiyor köleleri. Kadınları, çocukları ve göçmenleri de insan yerine koymuyor. Canlı araç ifadesini kullanıyor. Platon Akademi’nin kurucusu sayılır. Lisenin kurucusu olarak da Aristoteles adı anılıyor. Platon’a göre ayakları yere basan bir filozof. İskender’in de hocası olmuş. Epistemoloji, ontoloji ve estetik konularına açıklamalar getiren de odur.

Filozoflar Neden İntihar Eder?

Roma ve felsefe denilince akla Stoa düşünürleri gelir. Bunların intiharı seçtiklerini yazıyor felsefe tarihi kitapları. İnsan neden intihar eder? Haz kaynakları tükendiği zaman. Roma, Yunan uygarlığına oranla zayıf bir uygarlıktı. Baskı ve zulüm politikaları yaygındı. Topluma ve entelektüellere var olma ve ilerleme olanağı bırakmıyordu. Stoa filozofları kendine dönerek “huzur” aradılar. İçlerinde köleler de vardı, Epiktetos gibi. Doğa hayranı olan bu düşünürleri ahlak düşünürü olarak değerlendirenler de var. Parada pulda gözleri yoktu. Kurucuları Kıbrıslı Zenon, zaten altın dolusu gemisi batınca Atina’ya yerleşiyor ve filozof oluyor. Bana göre haz kaynaklarını sürekli diri tutmak ve geliştirmek gerekiyor. Felsefeyi, bu kaynakları geliştiren bir faaliyet olarak değerlendiriyorum.

Descartes’in Yöntemindeki Zayıflık

Felsefe, Rönesans’ta ve Yeniçağ’da kültürel bir iklim bulduğunda aradan bin yıl geçmişti. Felsefe; Bacon ve Descartes gibi filozofların elinde ayrışmaya başladı. Analitik düşünüş tarzını bunlar başlattı. Aynı yıllarda siyasette Machiavelli, sanatta Shakespeare, Cervantes ve Rabelais gibi simalar ortaya çıktı. Bilimde de Kepler, Kopernik ve Galilei adlarını muhakkak anıyoruz. Bu dönemde su uygarlıkları’nda belirleyici olan tarımsal üretim yerini sanayi üretimine bırakıyor. Tabi sanayi hemen ortaya çıkmıyor, tohumları atılıyor. Yeni üretim tarzı yeni felsefelere olanak vermiştir.

Düşün ve sanat etkinlikleri altın çağını yaşamıştır ilerleyen yıllarda. Bu zenginliklerin temelinde emekçilerin çabası olduğuna inanıyorum. Bacon ve Descartes’ta da eleştirilerim var. Umarım yadırgamazsınız. Bacon, bilgiye ulaşmak için “böl, parçalara ayır ve egemen ol” diyor. “Bilgi güçtür” diyen de odur. Descartes yöntem filozofu olarak bilinir. Bir, parçalara ayır. İki, incelemeye bir parçadan başla. Üç, en basitinden hareket et. Dört, geri dönüp gözlem yap. Oysa olguları analiz (analitik) yaptıktan sonra parçalar arasındaki ilişkiyi unutmamak gerekiyor. Descartes’in bunu unuttuğu kanaatindeyim. Parçalar arasında ilişkinin varlığını merkeze alarak düşünülmesine de analitik düşünme diyorum.

Farklı Sınıflar, Farklı Felsefeleri Gerektirir

Atlayarak ve hızlandırarak ilerleyelim. T. Hobbes ve J. J. Rousseau’u anmak istiyorum. İlki “İnsan insanın kurdudur” diyor. Yani doğuştan insanın saldırgan olduğunu ileri sürüyor. Freud’u anımsatır söyledikleri. Hobbes’a göre insan ancak devlete, düzene kavuştuğunda mutluluğun yoluna girdi. Bu tez doğru olabilir mi? Rousseau ise bunun tam tersini düşünüyor. Ona göre eskiden insan daha mutluydu. Şimdi baskı ve zulüm altında. Yani komünal toplumda eşitlik olduğuna inanıyor. Benim için daha ilginç bir soru şudur? İki filozof neden farklı düşünüyor? Dahası, aynı koşullarda bile yaşandığı halde neden farklı farklı felsefi anlayışlar vardır? Aklıma gelen yanıtlardan birisi, toplumda farklı sınıfların olmasıdır. Sınıfların farklılığı düşüncelerin de farklılığına yol açıyor olmalı.

Sosyal Felsefeler ve Dil Felsefeleri

Son bir konudan söz ederek bitirmek istiyorum: Felsefe ve devrimler arasında bir ilişki kurulabilir mi? Felsefe pasif bir olay değildir. Pek çok analize ve açıklamaya bakılırsa Fransız İhtilali’nin arkasında güçlü bir felsefe geleneği vardır. Sovyetik devrimlerin temelinde de, adına Marksist felsefe denilen düşünce sistemi bulunuyor. Şu anda da iki temel felsefe sistemi dünyada çatışma halindedir. Hegel ve Marx çizgisindeki sosyal felsefeler ve dil felsefesi merkezli yürütülen yorumlayıcı felsefeler. Son söz olarak “eğitimcilerin eğitilmesi” yaklaşımına ve ünlü 11. Tez’de dile gelen düşünceye vurgu yapak istiyorum: Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumladılar, asıl olan onu değiştirmektir.

 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler