Takip Et

Makaleler

Her“yer”savaş ve insanlar-2

Günümüzde kapitalizmin pay ve sömürü hırsının yeni söylemlerle dillendirilmesinde ki ana neden, “işgal demokrasisi”ni gölgelememek ve kapitalist sömürü sistemini daha da meşrulaştırmaktır. İşte bir “kazan kazan” esprisi, sözünü ettiğimiz bu yeni söylemin ta kendisidir. Neden demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk vs’ler değil de, “kazan kazan” anlayışının savunulması oluyor? Bu türden söylem(ler) yarışı ülke siyasetinde öylesine moda oldu ki, yaşamak için ve özgür birey olmanın kriteri hemen hemen bu söylemle belirlenir hale getirilmek istenilir oldu. Bu anlayışla insanlık yeni bir “metabolizma” (yeniden yaşama) sürecine zorlanmıştır                                                                                                                              

Birinci Emperyalist Paylaṣım Savaṣı’nda ABD stratejik ve taktiksel öngörülerle savaṣa geç katılmakla  – savaşta ve sonrasında lehte bir ivme (askeri ve ekonomik) yakalamayı baṣarmıṣtır. Bu  yükselişin önemli neden ve gerekçelerini yazımızın bir önceki bölümünde sınırlı da olsa değinmeye çalıştık. Elbette savaşın baṣlangıç noktasına dair bir “neden” ve “sebep” ilişkisinin gerçek yansıması vardır. Savaşta olmak,  savaş önce ve sonrası kazanımların hesaplanır olmuş olması, dönemin bütün ülkelerinin ve özellikle emperyalist güçlerin önceliği arasında yer almıştır. Savaşa “neden”  ve taraftar olan ülkeler, savaşın bütün vahim sonuçlarını ve insanlık üzerinde ki tahribatı, acı ve göz yaşını hiç ama hiç hesaplamazlar. Her savaş bir kazanım ve zenginlik “kaynağı” anlayışına endeksli olarak yürütülür, “çıkarlar söz konusudur diye” (…). Modern çağımızda bu büyüme ve kazanç elde etmenin risk- ilişkisi  bir “kazan kazan” esprisiyle anlatılır. Şu bir gerçektir ki, yüzyıllar öncesi savaşlardaki beklenti ile, bugünün savaş beklentisi farksızdır. Çünkü bir savaş üretimi öncelikliydi ve hatta ülkeler buna “ulusun onuru” söylemi söz konusuydu, bu bugünde böyledir. Zira, “geliṣmişliği“ ülke sanayisinin birinci sırasında tutanlar, uluslararası silah ticaretinde de önemli ülke olma statüsünde gösterilmeleri manidardır.

Her an savaşta olmak mantığına paralel “zenginlik” ve “güç” ısrarla ön planda yerini korurken, devletler arası ilişki ve ticaret de önemle konumunu korumuştur. Bu olmak zorundadır, çünkü savaşlar ticaretin veya ticaret savaşların bir başka koludur. Kapitalizmin doğası gereği bütün ekonomiler önemli oranda savaş ekonomisiyle  büyümüş ve fark atabilmişlerdir. Bu anlayışla güçlü imparatorlar sömürgelerini genişletirken, yöre halklarına uyguladıkları baskı ve zulüm hep anılır anlatılır  – onlar o ülke topraklarında kalıcı olmayı önemseyerek büyümüşlerdir. Dolayısıyla mevcut durumu (dengeyi)  korumak ve sahiplenmek pek sancılı geçmiştir. En çok savaş ortamı, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelere mahsustur -ve tarihin karanlık sayfalarında onların savaş geçmişi her ortamda önümüze çıkıyor. Sermayenin etkin gücüne rağmen, siyasal erk tarihsel yaşanmışlıklarının en genelde stratejik ve lojistik destekleyicisi olmuştur. Her iki gücün varlık ve de hareket alanı iç içe geçmiş ve biri olmadan diğerinden söz etmek olası değildir. Devlet üzerinden küreselleşmeye (devletler ötesi) yoğunlaşan uluslararası ilişkiler, bir anlamda güç kaynaklı olarak kapitalist entegrasyonunu köklü bir şekilde sağladılar (ticari, iktisadi, siyasi, askeri, kültürel savaşlar alanı  vs’lerle). Tabii ki kalıcı olmak, sömürünün olmazsa olmaz önceliklidir.

Siyasal erk ile sermayenin ilişkisi ezilen dünya halklarıyla “barış”, “özgürlük” ve “dayanışma” anlamında bir geçiş sağlamak değildi. Bu, dünyaya egemen olmak, tehdit ve savaşlarla emperyalist güçlere biat etmeyi dayatan bir şekillenmedir, yani küreselleşmedir. Söz konusu “oluşum” özünde  dünya zenginliklerini paylaşmak ve egemenliğinde tutmak ilişkisidir. Bu anlayış (küreselleme) her ne kadar neo-liberalizmin yükseliş süreciyle (1970) iliṣkilendirilsede, özünde kapitalizmin her dönem ki varlık nedeni olmuştur. Gelişen bu sistemin yöntem ve ilişki biçiminin farklılıklarına rağmen, değişmeyen tek şey, onun nitelik olarak aynı özde kalmasıdır…

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının Avrupa’sında, şüphesiz savaşın  bir veya birden çok “sebep” ve “nedenleri” vardır. Bunu daha anlaşılır kılmak için, konuya sınırlı da olsa değinmekte yarar vardır.“Sebep” olarak, dönemin Avrupa kıtasında bir yükselişte olan milliyetçilik, ırkçılık ve faşist düşüncelerin güçlendiği –ve ulus topraklarının kendilerince  yetersiz olduğu, gözlerinin başka ülke topraklarına yöneldiği sebebi vardı.

“Neden” olarak, dönemin Avrupa’sında yaşanılan mevcut ekonomik, siyasal ve sosyal krizlere bir çözüm gerekiyordu. Kapitalizmin doğası gereği bu krizin atlatılması ancak ve ancak savaş, işgal ve tehditlerle mümkün olabileceği mantığa denk düşen bir savaş çığırtkanlığı gündemdeydi.Denilebilinir ki, bu savaşta ülkeler “ikili” bir tercihle yüz yüze kalmışlardı ve seçim yapmakta kendi iradi kararları belirleyici olamamıştır. Birincisi; güçlü ülkeler zayıf ülkeleri tehditleri altına alırken, onları adeta nefes aldırmaz hale getirip, bir işgal gerekçesini yaratmıştır. Büyük balığın küçük balığı yutma esprisiyle – sınırdaş küçük ve zayıf ülkeler bir işgalle karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz oldu. Onlar, işgal topraklarla “büyük” ülke olma hayaliyle mevcut krizden kazançlı çıkmayı amaçlıyorlardı. Savaşın ikinci özelliği ise, zayıf ülkeler emperyalist ülkelerin açık tehditleriyle yüz yüze kalırken, işgale uğramamak için bir dizi direniş içinde olmuş olmalarına rağmen, pek etkili olamadılar -ve sonuçta kendileri istenilmeyen bir savaşa dahil oldular.

Her savaş zannedildiği gibi sıra dışı tek bir olayın gerekçesi veya “nedeni” olamaz. Bu savaşın tarihi dönemeci anlatılırken, özellikle belli klişe söylemlerle tekrarlayıp durmak, işin kolayına kaçmaktır. Hep yazılıp çizilir, bu savaş 19 yaşındaki Sırp milliyetçi Gavrilo Princip’un 28 Haziran 1914’te, Avusturya tahtının veliahdı Arṣidük Franz Ferdinand ve eṣi Hodenburg Düṣesi’ni öldürmesiyle –ve Avusturya’nın bu olayı gerekçe (sebep) göstererek Sırbistan’a savaş ilan etti denir. Akabinde de savaş başlar diye iddia edilir. Oysa, yukarıda değinmeye çalıştığımız bazı tarihsel süreç ve nesnel gerçeklerin “sebep” ve “neden” ilişkisinden kaynaklı olarak bu savaşın çıktığını yazdık. Dolayısıyla bu savaşın çıkmasını başlatan belli objektif ve subjektif koşulların oluşması sonucu olmuştur. Zira bu savaş Avusturya ile Sırbistan’la sınırlı kalmadı. Giderekten bütün Avrupa’ya ve sonra dünyaya savaşına dönüştü…

Hesabı verilmeyen savaş sonuçları

Amaç bu anlatılanlarla Birinci Paylaşım Savaşının tarihsel geçmişini bir tarihçi gözüyle olaylar dizisini sıralamak değildir. Esas olarak bir savaşın “sebep” ve “neden”lerini ve de emperyalist güçlerin savaş gerçeğini anlatmaktır. Şüphesiz, savaşlar tarihinde  yaşanan birçok siyasal/politik ilişkilerden, uluslararası güç dengesine kadar bir dizi iliṣki biçimi vardır. Var olan çelişkileri bir bütün olarak anlayabilmek ve bir fikir yürütebilmek için – sınırlı da olsa belli tarihsel yaşanmışlıkların siyasal ve politik basamaklarından yürümek gerekiyor. Bu nedenle bugünün ve geleceğin siyasal, politik ve uluslararası gelişmelerde ki yükseliş ve iniş rotası geçmişe dayanan bir bağlantısı vardır. Her şeye rağmen, emperyalistler arası bu savaşın Avrupa üzerinden dünya pazarlarının bölüşme egemenliğinin yayılmacı politikası vardı. Kendi aralarında ki uzlaşmaz çelişkileri savaşla çözmeye karar verdiler. Aşağıda  vereceğimiz tabloda de görüleceği üzere – emperyalist güçler kapitalist sistemin dayatma ve bin bir entrikasıyla savaşı bir dünya savaşına dönüştüğü boyutta bir kriz yarattılar. Milyonlarca insanın savaş cephesinde yok olduğu bir “Pyrrhus-zaferi” olmuştur (bir bütün olarak yok etmek  kadar etkili -ve kayıplar pahasına elde edilen bir zafer).

ABD’nin bu savaşta ki tercihi, savaş sonrası oluşan emperyalizm gücüne neden olan süreci irdelemek önemlidir. Nedeni ise, savaşta ve sonrasında en güçlü aktör Amerika oldu. ABD’nin bu yayılmacılık ve emperyalist gücünün dünyaya nereden ve nereye nasıl geldiği noktasında özlü de olsa vurgulamak önemlidir. 11 Kasım 1918’de savaşın resmen sona ermesiyle ABD’nin yıpranan müttefiklerinin üstünde bir güç olduğunun işaretini veriyordu. Yedi ay sonra, yani 28 Haziran 1919’da Versay (Versailla) Barış Antlaşması imzalandı.

“(…) Emperyalist savaştan emperyalist barışa doğru bir dönemeç almıştır.” (1)

Savaşta tükenen bu ülkelerin barış çağrışımı, ne Avrupa kıtasına ve ne de dünya insanlığına sunulmuş gerçek bir barış olmuştur. Onlar, savaşı ve de nedenini sonlandırmak istedikleri için değildir, yapamadıklarındandır. Kapitalizm için her savaş bir fırsattır, dolayısıyla savaşlar olduğu için var olmuşlardır. Bu Antlaşmada müttefikler Almanlara karşı galip geldiklerini imzalar. Bu haber Alman basınında siyah kare içerisinde (…) verilir. (2) Bunun en önemli nedeni ise, Almanya’nın savaşın tek suçlusu olduğu gerekçesini kabul etmiş olmasıdır. Ayrıca yeni sınırların belirlenmesi ve toprak düzenlemelerine geçiliyordu (…) . Almanların tüm bunları reddetmelerine karşın, Müttefikler bu itirazı dinlemediler ve barış Almanlara bir ültimatom şeklinde imzalattırılır. Birinci Paylaşım Savaşının resmen sona erdiren antlaşma, 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girer. (3) Bu antlaşmayla birlikte savaş sonrası dönemde ülkeler arasında yaşanabilecek sorunların barışçıl yollarla çözülmesini talep edilir. Zira, savaş sonrası Avrupa, Kuzey Afrika, Balkanlar ve kısacası bütün dünya bitkin, ekonomileri bitmiş ve savaş sonrası en güçlü ülke ABD çıkmıştır.  Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşına 1 milyar 500 milyon insan dahil olurken, bu sayı o dönemde dünya nüfusunun %80’ni anlamına geliyordu. (4)

Kasım 1918 itibarıyla savaşa katılan ülkelerin alfabe sıralaması (5)
Almanya

Arnavutluk*
Arap ülkeleri*
Avusturya

Belçika
Brezilya
Bulgaristan
Çin

Filipinler*

Fransa

Guatemala

Haïti
Honduras
İngiltere

Italya
Japonya
Kosta Rika
Küba

Liberya

Luxemburg

Macaristan

Montenegro
Nikaragua
Panama
İran*
Portekiz
Romanya

Rusya

San Marino
Sırbistan
Turkije
Verenigde Staten
Yunanistan(*savaṣta olmalarına rağmen savaṣ ilanını imzalamadılar,)

Bugün de insanlık, güç dayatmasının baskı ve etkisinden bir biçimde kurtulamamıştır. İç ve dış koşulların yaratmış olduğu “durumlar” sonucu, günümüzde vahşi kapitalizmin insanlık üzerinde ki tahakkümü ile yüz yüze kalmıştır. Bu eksende, kapitalizm dünyayı teslim almak için silah, bomba, atom silahı, uçak vs’leri yaparken  -ve siyasiler de (kapitalist düğün) savaşları başlatır olmuştur. Tüm bunlar ne bir karamsar tablo ve ne de geçmişe dair bir öngörüdür, yaşanan gerçeklerdir. Yoğun silahlanma bir yandan ekonomileri askeri sanayiye takviye ederken, diğer yandan da uluslararası emperyalist sistemin “etki” ve “güç” mevcudiyetini en önde tutmaktadırlar. Gerek savaş döneminde ve gerekse de günümüzde birçok sanayi, bilim ve teknolojik üretim alanları, “askeri işbirliği” içinde “ortak çalıma” ile zorunlu ve bağımlı hale getirilmiştir.  Sivil ve asker işbirliği ileri kapitalist ülkelerde daha da ileri giderek, akademilerin özerk ve bağımsız bilim alanı olmak konumu artık iddia edildiği gibi o misyonunu çoktan yitirmiş -ve sermayeden yana beyinlerin öne çıkmasını sağlamıştır. Onlar, kapitalist dünya sistemini ve sermayeden yana, insan değerini hiçe sayarken, akademik geleneğin beyin “fabrikasyonunun” düşün tarzına dönüştürmüştür.  Akademiler günümüzde savunma sanayinin önemli düzeyde birer “think – tank” (düşünce kuruluşu) kuruluşu haline getirildiler. Bu yapılanma ABD’de çok üst düzeyde seyrederken, aynı yöntem Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da ve Rusya’da da farklı olduğunu düşünmek mümkün değildir. Zira bu iç içe geçmişlik, demokrasinin “beşiği” denilen Batı Avrupa ülkelerinde de eksiksiz ve daha köklü bir şekilde sürdürüldüğünü söylemek mümkün.

Günümüzde kapitalizmin pay ve sömürü hırsının yeni söylemlerle dillendirilmesinde ki ana neden, “işgal demokrasisi”ni gölgelememek ve kapitalist sömürü sistemini daha da meşrulaştırmaktır. İşte bir “kazan kazan” esprisi, sözünü ettiğimiz bu yeni söylemin ta kendisidir. Neden demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk vs’ler değil de, “kazan kazan” anlayışının savunulması oluyor? Bu türden söylem(ler) yarışı ülke siyasetinde öylesine moda oldu ki, yaşamak için ve özgür birey olmanın kriteri hemen hemen bu söylemle belirlenir hale getirilmek istenilir oldu. Bu anlayışla insanlık yeni bir “metabolizma” (yeniden yaşama) sürecine zorlanmıştır…

…devam edecek…

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

Lenin, V.İ.,  aktaran, “S.S.C.B. Bilim Akademisi Yayınları, “Uluslararası İliṣkiler Tarihi”,  Çilt 2, Çeviri May Yayınları, İstanbul 1977, s. 502.

Van der Pijl, Kees, (1986) s. 88.

Snyder, Louis L., “De Oorlog, de Geschiedenis van de Jaren 1939 – 1945”, Koninklijke Uitgeverij, Zwolle 1960 s. 59-60, 62, 66, 68, 170,

http//wereldoorlog1418.nl/oorlogsverklaringen/index.htm#tabel

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler