Takip Et

Makaleler

Her “yer” savaş ve insanlar!

ABD silah sanayisini uzakta ki savaṣla entegre ederken, geliṣim düzeyini beklenenin de çok üstünde gerçekleṣtirir, bu sayede savunma sanayisi daha da güçlü ve yaygın bir düzeye gelir. Bu fırsattan hareketle ülke ekonomisinde ciddi büyüme ve ilerleme kaydedilir. ABD’nin savaṣ politikası “bekle, seyret ve değerlendir” süreci olarak iṣler. Hemen hemen üç yıl devam eden savaṣta,  ABD zayıflanan ve yıpranan Avrupa’yı kendine bir rekabet olarak görmez ve dünyada ciddi bir güç olarak söz sahibi olmak ister. Bu geliṣmeden hareketle, Baṣkan Woodrow Wilson 6 Nisan 1917 günü ancak “savaṣ deklarasyonu”nu onaylar ve Almanya’ya karṣı savaṣ ilan eder

“Gerçek mesele şudur: Amerika, giderek etkileşimli ve birbirine bağımlı hale gelen bir dünyada çıkarlarını korurken, güvensizlik ortamına ne kadar tahammül edebilir?” (1)                                                                                                                     

Bir gerçeğin altını çizmek zorundayız ki; dünyanın hiçbir ülkesinde yaṣam tarzından siyasal ve toplumsal erkin Amerikan gerçekliğinden apayrı olsun – ve ne de tam anlamıyla bağımsız olabilsin. Özellikle 1947’lerden sonra (5 Haziran 1947- Marshall Planı), ABD etkisi ülkenin(lerin) en ücra köṣesine kadar – siyaset kurumundan kültüre, ekonomiden askeri yapıya kadar bütün ülke ve devlet yapılanmalarına bulaṣmıṣ ve giderekten ABD’nin yedeğine düṣmüṣtür. Ülkeler, bir “küçük- Amerika” olarak içselleṣme dönüṣümüne  paralel bütün ülkelerde bir ABD gerçeği vazgeçilmez  olmuṣtur. Bu iç içe geçmiṣlikle birlikte, “dünya Amerika”dır  ve “her “yer” Amerika” anlayıṣı bir ültimatom ṣeklinde ısrarla ülkelerin gündemine oturtuldu. Brzezinski’nin yukarıda ki yorumunda da anlaṣılacağı üzere, artık dünyamızda sözkonusu “güven” ve “güvensiliğin” giderilmesi meselesinin – kime ve neye göre soru ve yanıtının bir anlamı yoktur. Amerikan yöneticlilerine göre, geçmiṣte olduğu gibi; bugün, yarın ve gelecekte de bu sorunun tek bir yanıtı vardır; o da, “her “yer” Amerika”dır söylemine endeksli emperyal bir bakıṣ açısının dikte edildiği bir gerçekle karṣı karṣı olmak vardır.

“Amerika Birleṣik Devletleri’nden ne kadar uzakta olursa olsun, bu kendini hissettirme rolü (!) Amerika’ya yerel savaṣlara hızlı ve kararlı bir ṣekilde müdahale edebilmesi ve – stratejik ABD ṣemsiyesi altında – kuvvetlerini koruması için temel bir neden sağlamaktadır” (2)

Yukarıda ki alıntıda da anlaṣılacağı gibi, bu söylem özünde ABD’nin çok kutuplu dünyaya iliṣkin ve niyet olarak olması gerekenleri vurgulamaktadır. Artık dünyanın bu “ilkeler” (dayatmalar) doğrultusunda bifiil “küçük-Amerika olmayı temel almalarının gerekliliğini ifade etmektedir. ABD, dünya üzerinde ki 7.442 milyar insanın yaṣam tarzını ve de tarihsel değerlerini (kültür, tarih, inançlar,  vb’ler) ısrarla kendi kültür dünyası içinde eriterek devṣirilmesini istemiṣtir. ABD, bunun olabilirliğini de bir anlamda dünya üzerinde bir “hegemon düṣ” olarak görmektedir. Bu gerçeği ister Moskova merkezinde olsun, ister Pekin (Çin), Yeni Delhi (Hindistan), Pretoria (Güney Afrika) veya dünyanın herhangi bir yerinde olsun, değiṣmeyen tek bir olgu  vardır ki – o da “Amerikanlılaṣma” gerçeğinin ve eğiliminin revaçta olmuṣ olmasıdır. Denilebilinir ki, insanlığın kültür tasviyesi, yaṣam hakkının inkarı kadar ağır bir cezalandırmadır.Dönemsel olarak ABD’nin yükselen bu gücü, önemli bazı tarihsel geçiṣleri leyhine dönüṣtürerek baṣarabilmiṣtir. Özellikle Birinci Paylaṣım Savaṣı dönem ve sonrasından itibaren ortaya çıkan “yeni” uluslararası ekonomik durum, küresel kriz,  savaṣa katılan güçlü-Avrupa ülkelerinin ekonomik, siyasal ve askeri yıpranmıṣlıkları – ABD’nin geliṣmesine neden olabilecek “durumu” önemli derecede bir avantaja dönüṣtürmüṣtür. ABD, savaṣ bölgesinde ortaya çıkan bu boṣluğu doldurarak geliṣim çıtasını daha yüksekte tutmayı sağlamıṣtır. Savaṣ öncesinde ve esnasında bu ülkenin sahip olduğu potansiyel güç ve olanaklar da eklenince (sanayi, ekonomik, askeri vs’ler.) ülke büyümesinde önemli avantajlar sağlamıṣtır. Konuyu biraz daha anlaṣır kılmak için, bazı önemli veri ve döneme ait siyasal sürece kısacada olsa değinmekte yarar vardır!

Birinci Emperyalist  Paylaṣın Savaṣı’nda (28 Temmuz 1914 – 11 Kasım 1918) ölen asker ve sivil  sayısı ve de geniṣ çaplı katılımdan dolayı, emperyalistlerce Büyük Savaṣ olarak adlandırılmıṣ olsada – bu savaṣ özünde dünyanın güçlü kapitalist ülkeleri arasında verilen bir pay paylaṣım savaṣıydı. Bölüṣülen neydi, savaṣa neden olan anlaṣmazlıklar nelerdi? Bu soruya verilmesi gereken yanıt, elbette anlaṣılmayacak kadar zor ve belirsizlikleri olan bir krizin kapalı kutusu değildir. Baṣka ülke topraklarında gözü olan, zenginlikleriydi madenleriydi (vs’ler). Bir önce ki makalemizde Ortadoğu “gerçeği” bağlamında, Pax Britanya’dan bahsetmiṣik. İngiltere’nin artık bir dünya İmparatoru rolünü kaybettiğini –ve dolayısıyla bir gerileme süreci içinde olduğundan bahsetmiṣtik. Savaṣ öncesi ve sonrası İngiltere,  artık geleneksel dıṣ pazarlarını ve de sömürgelerini elde tutabilecek eski  güçte  diğildi.

“Ve kendi ganimetlerini paylaṣmak için, kendi savaṣlarına bütün dünyayı sürükleyen tepeden tırnağa silahlı, en güçlü iki veya üç canavar (Amerika, İngiltere, Japonya) arasında bu “ganimet” paylaṣılmıṣtır”(3)

Küresel düzeyde ki emperyalistler arası rekabet, ülkeleri savaṣa doğru çekmek ve tehditleri tetiklerken – Almanya’yı, Japonya’yı, Amerika’yı ve de sömürgelerini elinden kaçırmamak için didinen İngiltere Birinci Paylaṣım Savaṣı’nın önemli aktörlerinden biriydi. Dünya üzerindeki bu yoğun paylaṣım kavgası savaṣla sonuçlandı. İngiltere’nin o dönemlerdeki  ekonomik göstergesi pek önemlidir, anlattıklarımızın bütünü içerisinde vurgulamak noktasında. İngiltere’nin 1914 ve 1918 döneminde ki iç ve dıṣ borçları 3 milyar dolardan 25 milyar dolara çıkar. İstatistik verilere göre, 1918’de savaṣta yer alan bütün ülkelerin bir saatlik toplam maaliyeti ise 10 milyon dolardı. (4). Bir yandan İngiltere’nin yüksek borç oranı ve diğer yandan da savaṣan ülkelerin savaṣ harcamalarında ki maaliyetinin doğrudan ve dolaylı olarak ülkelerin tahribatına neden olmuṣtur. Özellikle İngiltere’nin artık çoktan ABD’nin gerisinde kaldığı –ve dıṣ pazarların (sömürgeler)  bir sürdürebilirliğinin kalmadığı yeni bir sürece girer. Diğer yandan da tüm bu geliṣmeler ABD için yeni bir baṣlangıç anlamına geliyor demekti.  Zira, ABD 1900’lar öncesinde sanayi alanındaki dünya sıralamasında birinci olan İngilterenin  çoktan önüne geçmiṣtir. (5)

“(…) İngiltere, ABD ve Almanya’ya göre tekelleṣmesinin daha yavaṣ meydana geldiği bir ülkeydi. Kapitalist geliṣmesini daha geç tamamlayan ABD ve Almanya ise, çok daha modern teknoloji ile baṣlamak durumda kaldıklarından, daha hızlı bir tekelleṣme sürecine girdiler”(6)                    

1915’de Alman denizaltı savaṣ gemileri, Amerikan Lusitania adlı gemisini içindeki 1200 yolcusuyla birlikte batırır.(7) Bu olaya rağmen Amerika Almanlara savaṣ ilanında bulunmaz, sözlü diplomatik tepkilerle sınırlı kalır. Ancak Amerikanın bu süreçte aldığı siyasi ve politik tavır çok kurnazcaydı, zaman kazanmak ve savaṣtaki ülkelerin daha da yıpranıp zayıf düṣmelerini beklemekti. ABD, bu savaṣa tarafsızlığını ilan eder ve savaṣa baṣlanğıçta dahil olmayı pek gerekli görmez. Oysa savaṣ yıllarında savaṣan birçok ülkeye her tür silah satıṣını kesintisiz bir ṣekilde sürdürür.

Her yer Fordizim

ABD silah sanayisini uzakta ki savaṣla entegre ederken, geliṣim düzeyini beklenenin de çok üstünde gerçekleṣtirir, bu sayede savunma sanayisi daha da güçlü ve yaygın bir düzeye gelir. Bu fırsattan hareketle ülke ekonomisinde ciddi büyüme ve ilerleme kaydedilir. ABD’nin savaṣ politikası “bekle, seyret ve değerlendir” süreci olarak iṣler. Hemen hemen üç yıl devam eden savaṣta,  ABD zayıflanan ve yıpranan Avrupa’yı kendine bir rekabet olarak görmez ve dünyada ciddi bir güç olarak söz sahibi olmak ister. Bu geliṣmeden hareketle, Baṣkan Woodrow Wilson 6 Nisan 1917 günü ancak “savaṣ deklarasyonu”nu onaylar ve Almanya’ya karṣı savaṣ ilan eder.

ABD, yukarıda kısaca değinmeye çalıṣtığımız bu savaṣ politikasıyla ülke ekonomisinde ciddi bir üretim artıṣını yakalar. Savunma sanayinden Ford-araba üretimine dek (Fordizm) beklenmedik oranda bir artıṣ olur (8),  böylece bir Fordizm yaṣanır olur. 1908’de 19.000 araba üretilirken, bu sayı 1914’de 38.000 ulaṣır. Yoğun üretim savaṣ yıllarında daha da ivme gösterir – zira bu  sürece ABD’nin endüstriyel kapitalizminin yükseldiği çağ olarak yorumlanır. Ülkedeki siyasi  ve ekonomik otoriteler, Fordizm’in endüstriyel kapitalizmle birlikte “kitlesel üretime” ve “kitlesel tüketime” dayalı bir sanayi evresine geçtiği yorumunda buluṣurlar. Artık Amerika’da “yeni” bir dönemin baṣlangıcı  iddiası dillendirilir… Ford Otomobil  firmasinın  sahibi Henry Ford  (Ford Motor Company) aynı zamanda Amerikada büyük bir sanayiciydi. Ford, Amerika dıṣında bulunduğu birçok ülkede de aynı seri üretime dayalı iṣ yapıyordu. Zira, tarihte ilk yürüyen bant sistemi, Amerikada’ki Ford araba fabrikalarında  olmuṣtur -ve bu sistem giderekten baṣka ülkelerdeki “montaja dayalı” bütün Ford fabrikalarda da olması sağlanır. Bant sistemi ilk olarak 1908 yılında T-model aracının üretiminde kullanılır. Yürüyen bant sisteminde ki (Fordizm) en önemli özellik veya mantık, azami düzeyde kar elde etmek – arz ve talep iliṣkisinin hiç önemsenmediği bir üretim sistemine geçilir.

Fordizm üretiminde ki temel felsefe, ‘emek-sermaye’ iliṣkisinde doğan çeliṣkiyi kabullenmez. Sömürüden bahsetmez ve de kabullenmez. O, ısrarla kitlesel üretimi baz alır, “herkese” iṣ yaklaṣımını çözüm olarak görmüṣtür. Oysa ‘emek-sermaye’ iliṣkisinden doğan eṣitsizlik hep çözümsüzlüğü ve sömürüyü getirmiṣtir. (9) Hiçbir zaman artan üretime parelel ve aynı kapsamda iṣ olanakları yaratılamamıṣtır. Çünkü bu kapitalizmin doğasına ayrı bir kuraldır – kapitalizm eṣit olmayan geliṣme yasasına sahiptir. Emekçinin ne kadar mesai yaptığını, veya iṣi saat kaçta bırakacağı zaman diliminin  ölçümünü bakmaz veya önemsemez. O sadece ve sadece, ‘ne kadar kâr elde ettiğini’ düṣünür!

“(…) üretimin yoğunlaṣması, iṣçi yoğunlaṣmasından çok daha hızlıdır”(10), Lenin’nin bu yorumu yerinde ve anlattıklarımıza ıṣık tutar nitelikte.

Dolayısıyla Fordizm’in iddia ettiği gibi; yoğunlaṣan üretimde ‘herkese” iṣ ve aṣ olmamıṣtır. Herṣeyden önce sözkonusu üretimin “arz” ve “talep” beklentisine göre değilde, ısrarla daha fazla kâr ve artı değeri hedefleyen bir üretim anlayıṣı öncelikli olmuṣtur. Her ne kadar konjonktürel durumlar (savaṣ ortamı) ABD ekonomisine olumlu yansıması olmuṣsada –  Fordizm’in “kitle üretimi” anlayıṣı yoğun sömürü sayesinde efektif görünmüṣ veya sonuç alınmıṣ olsada, bu durum geçici olmuṣtur. Böyle bir üretim anlayıṣı emek sermaye iliṣkisinde bir çözüm olamamıṣtır. Herṣeyden önce, Ford üretimi arz-talep kıstasına göre değilde, stok ve kâra dayalı –ve de yoğun iṣ ortamı ile bilinir. 30’lı yıllarda Fordizmin aṣırı sömürü oranı, yoğun ve yorucu iṣ ortamını konu alan -ve de dünya ekonomik krizinin (1929) gidiṣatı hakkında birçok kitap yazıldı ve filmlere konu oldu.  Bunlardan Aldous Huxley’in 1932’de yazdığı “Yürekli Yeni Dünya” adlı  kitabı ve Charlie Chaplin’in 1936 yılında yaptığı o unutulmaz “Modern Zamanlar” adlı filmi, halen hafızalardan silinmemiṣ olması anlamlıdır. (Chaplin’in çalıṣtığı fabrikada ki makinenin diṣleri arasına sıkıṣırken  ve o çarkla birlikte dönme sahnesi…).  Amerika’nın bu dönem ekonomisinin geliṣmesine ve yoğun üretimde bulunmasına ragmen, içte ve dıṣta birçok eleṣtiri ve tepkiler almıṣtır. Bilinen bir gerçek vardır ki, Amerika’da ki ekonominin geliṣmiṣliğin temel nedeni bir ‘savaṣ ekonomisi’ne  dayalı üretimin olmuṣ olmasıydı –ve  aynı üretim iliṣkisi günümüzde de devam etmektedir. Yürüyen bant ve robot üretimi sadece ve sadece iṣ yoğunluğunu yaratmıṣtır.

ABD, bu savaṣta kazançlı çıktığı kadar kaybınında olduğu bir gerçektir. ABD Birinci Emperyalist Paylaṣım Savaṣı’na 1 milyon 200 bin askerle katılır. Ülke tarihinde Amerikan askerlerinin bu yoğun-lukta katıldığı baṣka bir savaṣ olmamıṣtır. Savaṣın maaliyeti de zanedildiği kadar düṣük olmamıṣtır. Bu savaṣta ki ABD’nin kaybı 109 bin asker ve bunun en az iki katıda yaralı olmuṣtur. (11) Bu savaṣa Türkiye dahil, bir bütün olarak asker katılımı 70 milyonun üzerinde olmuṣtur. Savaṣta hayatını kaybeden asker sayısı 20 milyonun üstünde  –ve savaṣın kapsam ve boyutu düṣünüldüğünde de, yaralı ve kayıplarında  ölü sayısının üstünde olmuṣ olması kaçınılmazdır

   …devam edecek…

 

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

Brzezinski, Zbigniew, “Tercih –Küresel Hâkimiyet mi, Küresel Liderlik mi?”, İnkilap, 2. Baskı, Ankara 2004, s. 31.

Brzezinski, Zbigniew, a.g.e., s. 35.

Lenin, V.İ., “Emperyalizm”, Sol Yayınlar, Ankara 1979, s. 11.

Snyder, Louis L., “De Oorlog”, Koninklijke Uitgeverij, Zwolle 1960, s. 58-59.

Oudheusde, J. van, “De Amerikaanse Geschiedenis in een Notendop”, Bert Baker, Amsterdam 2004, s. 76.

Lenin, V.I., “Collected Works”, XXII, s. 259. (Aktaran,Orhan Kurmuṣ, “Emperyalizmin Türkiye’ye Giriṣi”), Savaṣ Yayınlar,Üçüncü baskı, Ankara 1982, s.5.

https//Duitsland İnstituut.nl – naslagwerk/42/de-VS

Van der Pijl, Kees, “De Wereldorde en Machtspolitiek”, Het Spinhuis, Tweede druk, Amsterdam 1995, s.205, 233, 238, 261.

Van der Pijl, Kees, “De Amerikaanse Economische Hegemonie en de Integratie theorie”, Universiteit van Amsterdam, Amsterdam 1986, s.172-177.

Lenin, V.I., (1979), s.19.

Oudheusde, J. van, a.g.e., s. 86-89.

 

 

 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler