Takip Et

Editörün Seçtikleri

Karaburun’da bir bilim ve mücadele şenliği: ‘Yeni’ kendini dayatırken Ne Yapmalı? – Çağlar Özbilgin

Kongrenin bilimsel programı ise açılışındaki “Lenin ve Güncel Sorusu: Ne Yapmalı?”dan kapanışındaki “Son Tahlilde Ne Yapmalı?”ya, 5 günde 4 salondaki 27 oturumda teoriye ve pratiğe içkin tartışmalara sahne oldu.Bilimsel program kapsamında özellikle dünyadan deneyimlerin, Ortadoğu halk mücadelelerinin, ekosistemi savunma pratiklerinin, alternatif akademi arayışlarının, örgütlenme önerilerinin masaya yatırıldığı oturumların ilgi odağı olması, pratikte bir yol arayışının en somut göstergesiydi

Karaburun Bilim Kongresi’nin 13’üncüsü, toplumsal muhalefetin “yeni”yi aradığı bir dönemde “Ne Yapmalı?” temasıyla akademi ve sokağı bir kez daha buluşturdu. Ekonomi Politik Okulu’ndan oturumlara ve çalışma gruplarına yayılan dokuz günde en görünür olan, pratikte yeni bir yol arayışıydı.

V.I. Lenin’in “Ne Yapmalı?” eserini, kaleme alınışının 117. yılında halen Marksist bir başyapıt ve canlı bir eylem kılavuzu yapan; onun, işçi sınıfı hareketinin sorunlarını saptaması, bunu örgüt sorunu ile bir arada ele alması ve reformcu önerilere karşı toplumsal-siyasal bir köklü dönüşüme çağrı yapmasıydı: Devrime!

Yerküre üzerinde sermaye sınıfının egemenlik biçimlerindeki değişiklik ile ilişkili bir biçimde işçi sınıfı hareketinin çapı genişledi, niteliği değişti, sorunları katmerlendi ancak her dalgalanışında görüldü ki, devrim çağrısı güncelliğini bir nebze dahi yitirmedi.

Türkiye’de ise güncel olarak sosyalist hareketin, -rejim krizine eşlik eden- politik krizi ile entelektüel kapasitesindeki gerilemenin görünür hale gelmesi, aynı zamanda bu kapasitenin üretilmesindeki klasik araçların krizini de görünür kıldı. Geleneksel ama aynı zamanda köklü kodlardan üretilmiş kurumsallaşma pratikleri sınırları zorlarken, hem klasikleşmiş etkinliklerin devamlılığını hem de onun içinde “yeni”nin doğacağı arayışları bir araya getirme, görme, kavrama ihtiyacı hâsıl oldu. İşte; Karaburun Bilim Kongresi de tüm bu koşullar altında “Ne Yapmalı?” teması ile 1-9 Eylül’de İzmir-Karaburun’da düzenlendi.

KEPO ile Marksist bir çerçeve

Karaburun Bilim Kongresi’nin 13’üncüsünün, teması dışında bir başka ayırt edici özelliği de birkaç yıldır yapılagelen Karaburun Ekonomi Politik Okulu’na (KEPO) yeni bir form kazandırması oldu.KEPO, bu yıl 1-4 Eylül’de 2 salondaki 9 derste 19 yürütücünün aracılığıyla yapıldı. Sınıf mücadelelerinin tarihsel ve felsefi izleğinden proleterleştirme ve mülksüzleştirme süreçlerinin güncel yansımalarına, devletin yeni denetim formlarından sınıf mücadelesinin dolayımlanmış alanlarına birçok ders ile kongreye Marksist bir yol haritası çizildi.

Rejim, faşizm ve Ortadoğu dersleri ise siyasetin teorik ve pratik olarak içinde olanlarca ilgiyle izlendi. Özellikle rejim ve faşizm dersleri güncel durumu anlamlandırma çabası ile iç içe geçti. Faşizmi safi milliyetçi kodlarla okuyup örneğin Hrant Dink’in katledilmesini 17 yaşındaki bir genci harekete geçiren ideolojiden ibaret yorumlayan sunuşların, “rejim değişikliği” tespitinin üretim ilişkilerine mi, yoksa parlamentoya mı, yoksa anayasaya mı bakılarak yapıldığına dair uzayıp giden sorgulamaların, diktatörlük/otoriterlik/faşizm/proto-faşizm gibi bir kavramsallaştırma döngüsünde sıkışan tartışmaların önü; devrimci kriz ve devrimci öznenin inşası ile mücadelenin görevlerine ilişkin müdahalelerle açıldı.

Pratikte yol arayışı var

Kongrenin bilimsel programı ise açılışındaki “Lenin ve Güncel Sorusu: Ne Yapmalı?”dan kapanışındaki “Son Tahlilde Ne Yapmalı?”ya, 5 günde 4 salondaki 27 oturumda teoriye ve pratiğe içkin tartışmalara sahne oldu.Bilimsel program kapsamında özellikle dünyadan deneyimlerin, Ortadoğu halk mücadelelerinin, ekosistemi savunma pratiklerinin, alternatif akademi arayışlarının, örgütlenme önerilerinin masaya yatırıldığı oturumların ilgi odağı olması, pratikte bir yol arayışının en somut göstergesiydi.

Benzer bir eğilimi çember toplantı düzeni ile yapılan, konuşmacı hiyerarşisinin sıfıra indirildiği, katılıma ve yeni fikirlere açık, 7 başlıktaki çalışma gruplarında da gözlemleyebilmek mümkündü. Özellikle “Müşterekleşme”, “Kooperatifleşme” ve “Toplumsal Mücadelenin Eğitimi” başlıklı gruplar zengin içerikler üretti, tartışmalara süreklilik sağlanması karara bağlandı. Çalışma gruplarının kimi zaman oturumları da aşan katılımlara ve genç bir yaş ortalamasına sahne olması kongredeki yeni form arayışları açısından ipuçları taşıdı.

Sanatta metalaştırma sürecine ilişkin müzikli tartışma, “1 Şey Yapmalı: Disiplinlerarası Karma Sergi” ve Lindy Hop atölyesi sosyal programı oluşturdu. Praksis’in ilçe merkezinde verdiği konser içinse en iyi nitelemeyi bir yarımadalı yaptı: “Karaburun Karaburun olalı, böyle şenlik görmedi.”

Akademi ve sokağın buluşma adresi

Karaburun Bilim Kongresi, “yeni” arayışına binaen içeriğinin ve biçiminin zenginleşmesine ihtiyaç duyuyor, yapısı gereği her zaman da duyacak. Sözgelimi kongrenin başından sonuna panel tipinde ilerleyen oturumların bazılarının, farklı fikirlerin çarpışacağı münazaralara dönüştürülmemesi için bir sebep yok. Oturum yürütücüsünün daha “kışkırtıcı” bir rol üstlenerek izleyicileri sunuşlara daha doğrudan katabildiği yarı açık oturumlar denenebilir. Karaburun’un geçmişte Börklüce Mustafa öncülüğünde bu toprakların nadir komünal deneyimlerinden birine sahne olduğu, bugün ise hatırı sayılır üreticiye ev sahipliği yaptığı düşünüldüğünde; kongreyi, yerel halk için salt bir “iç piyasayı canlandırma etkinliği”nin ötesine geçiren ve bir aradalığı pekiştiren formlar da çoğaltılabilir pek âlâ.

Katılımcıları salondan salona koşturabilmesiyle, merkez üs işlevi gören çay bahçesinden gün boyunca kâh hararetli tartışmalar kâh kahkahaların yükselmesiyle, gün içi yoğunluğunun yükünün atıldığı enfes deniziyle, akşam saatlerinde çadırların kurulduğu Bodrum Koyu’ndaki birlikteliğiyle Karaburun Bilim Kongresi, mücadeleye hem renk hem de büyük bir politik anlam katıyor. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce üniversiteliyi, akademisyeni, bilim insanını ve toplumsal mücadele öznelerini, direniş hareketinin kavramsal ve kuramsal bilgi üretim sürecine destek olma ve bunu geliştirebilme amacı etrafında toparlayabilmesiyle akademi ve sokağın en üretken, en zengin buluşma adresi olma özelliğini sürdürüyor.

Çünkü “proletarya devrimleri, durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları  ile zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar: Hic Rhodus, hic salta!

Kaynak: Sendika.Org

 

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler