Takip Et

Kültür-Sanat

Karanlıktaki yıldızın savaşçısı

“Murat Türk, ağırlaşan koşullarda Böğürtlen Zamanı üçlemesinin son bölümü olan “Dağların Uğultusu”nun taslağını kaleme aldı. Fakat bu yılın başında İzmir Ödemiş T Tipi’nde yapılan keyfi bir koğuş baskını esnasında Murat Türk’ün bu son roman çalışmasına da el konuldu. Zira TC zindanlarında sadece insanlar değil kitaplar da esir alınabiliyor. Böyle zamanlardan geçiyoruz”

Her şey bir mektupla başladı. Yanılmıyorsam 2011 yılıydı. Yoksa 2010 muydu? Bir gün gazetemiz Yeni Özgür Politika’nın merkezine gelen mektuplar arasında, Sincan Kadın Cezaevi’nin mührünü taşıyan bir zarf vardı. Haftalar, belki de aylar önce, gazetenin eki PolitikART’ta, Zeynep Avcı imzalı bir öykü yayımlanmıştı. Öyküyü bize Özgür Gündem’den Hüseyin Aykol göndermişti. 1996’dan beri tutsak Zeynep’in Avrupa’da yaşayan bir yakını ise, öyküsünün yayımlandığı PolitikART sayısını saklayıp, bir şekilde kendisine ulaştırmıştı. Zeynep de teşekkür etmek için bize mektup yazmıştı. Her şey o mektupla başladı. O güne dek bir mektubun, hele ki içerden açılamayan kalın demir kapılardan bir labirent olan zindandan gönderilen bir mektubun bu kadar çok kapı açabileceğini bilmezdim.

O zamanlar Yeni Özgür Politika olarak TC zindanlarındaki tutsaklarla bir iletişimimiz yoktu. Sonuçta yurtdışında yayın yapan bir gazeteyiz. Yani biz dışarının da dışarısındayız. İçerinin içerisindekiler içinse dışarıyla iletişim kurmanın tek yolu mektuptu. Onlar kalın ve dikenli telli duvarlar ardında betondan hücrelere mahkûm edilirken sömürgeci devletin amacı seslerini kısmak, onları görünmez ve duyulmaz kılmak, toplum ve mücadeleden koparmaktır. O yüzden içerdekiler için yazı sadece bir üretim değil, aynı zamanda bir direniş biçimidir de. Sesini dışarıya ulaştırmanın aracıdır. O yüksek duvarları yıkmanın bir yoludur.

Zeynep’ten sonra düşündük ki içeridekilerin sesini dışarıdakilere ulaştırmak için basın olarak görev ve sorumluluklara sahibiz. Yurtdışında olsak da. Ve bizlerin de o sesi dinlemeye ihtiyacı var. O yüzden PolitikART’ın en azından bir sayfasını TC zindanlarındaki tutsaklara ayırmaya karar verdik. Sayfanın adını “İçeriden” koyduk. Ama içeridekiler bizi bilmiyordu, Yeni Özgür Politika’yı belki sadece ismen duymuşlardı, okuma imkanları yoktu. O nedenle öncelikle onlara ulaşmamız gerekiyordu.

Her şey o mektupla başladı

Zeynep’in mektubuna cevap yazdık. Hem kendisinin öykü, makale, deneme vb. türdeki yazılarını bizimle paylaşmasını istedik hem de kalemi güçlü olup yazmasını isteyebileceğimiz bazı isimleri önermesini talep ettik. Onlara mektup yazıp PolitikART için yazı göndermelerini isteyecektik. Bir süre sonra Zeynep’ten ikinci bir mektup aldık. Hem 2-3 kısa öykü vardı zarfın içinde hem de yazı isteyebileceğimiz birkaç siyasi tutsağın adları ve kaldıkları cezaevlerinin adresi. Onlardan biri Murat Türk idi.

Hemen kısa bir mektup yazıp meramımızı anlattık. O zamanlar Almanya’dan TC zindanına gönderilen bir mektup ancak 15-20 günde alıcısına ulaşıyordu. Cevap da bir o kadar sürüyordu. Şimdilerde bu süre çok daha uzun. Hatta Murat’tan aldığım son mektup neredeyse tam bir yıl gecikmeyle ulaştı.

Sonra bir sabah gazetenin idaresinde çalışan bir arkadaş elinde bir zarfla geldi. Bolu F Tipi Cezaevi’nden gönderilmişti. Murat Türk’ün mektubuydu. Ardındaki süreçte gelecek onlarcasından ilkiydi. Keşke bu yazıyı yazarken o mektuplar yanımda olsa. Hepsi bir kutunun içinde, güvenli bir yerde.

Yanlış değilsem gönderdiği ilk mektupla birlikte zarfın içinde 3 yazı da vardı. Eylül 2011’de PolitikART’ta yayımladığımız ilk öyküsü olan “Balıkçı ve Oğlu” da o zarfın içinde olmalı. Ve de aynı yılın Ekim ayında yayımlanan “Gerçeğe yaklaşmak” adlı denemesi.

Murat, ilk mektubuyla bize sadece PolitikART’ta yayımlanmak üzere yazılar göndermedi. A4 formatında yaklaşık 100 sayfa uzunluğunda, ‘Kavalın Ezgisi’ tadında bir gerilla romanı olduğunu belirtip, bu romanını bölümler halinde PolitikART’ta yayımlayıp yayımlayamayacağımızı sordu.

Zindandan gelen bir talebi çevirmek çok ağır. Bir tutsağın gönderdiği bir yazı veya şiiri çeşitli sebeplerden ötürü yayımlayamadığımızda içimiz hep acımıştır. Hele ki daha sonra, siyasi tutsaklar günü vesilesiyle PolitikART’ın bir sayısını tümüyle zindandaki tutsaklara ayırdığımızda yayımlayamayacağımız yazı ve şiirleri ayrıştırırken kalbimde öyle derin bir sızı yaşadım ki, ekimiz keşke 16 değil de 50 sayfa olsa da hepsine yer verebilsek diye düşündüm. Ama PolitikART bir dergi değil bir gazete ekidir ve sadece 16 sayfası var. Üstelik iki haftada bir çıkıyor. 100 A4 sayfası uzunluğundaki bir romanı yayımlamak bir yıl sürerdi. Cevap yazıp romanı PolitikART’ta bölümler halinde yayımlamamızın imkansız olduğunu, ancak romanı okumayı çok istediğimizi ifade ettik.

Sonra bir gün büyük ve kalınca bir zarf geldi. İçinde önlü-arkalı fotokopi olarak ‘Böğürtlen Zamanı’ vardı. Girişini okumaya başladım. Sonra bir daha bırakamadım. Bir baktım ki kitabının neredeyse yarısına gelmişim. Öyle soluksuz, öyle akıcı. Bırakmak istemiyorsun, tek solukta okumak istiyorsun. İnsanı kanatları altına alıp yaşadığı zaman ve mekandan götüren türden. Dışsal bir gözle okutan değil, insanı hikayenin ta içine çeken bir roman. Bir film izler gibi okumuyorsun, romanın kahramanı olan Şervan’la birliktesin. O yaralıyken onunla birlikte çukurda uzanıp böğürtlen yapraklarından süzülen yağmur damlaları ve duvarda bir hat çizmiş olan karıncaları izliyorsun. Kurtlanmış yarasının acısını hissediyorsun. Gündüzleri onunla birlikte saklanıp geceleri ay ışığı altında onunla birlikte patikaları yürüyorsun. Düşman yaklaştığında sen de nefesini tutuyorsun, tıka basa dolu köy evinde sessiz bir anda bir çocuk osurduğunda sen de kahkaha atıp gülüyorsun, büyük bir umutla eski bir gerilla noktasında varıp arkadaşlarının burada da olmadığını gördüğü anda senin de dizlerinin bağı çözülüyor ve hüngür hüngür ağlıyorsun. Böğürtlen Zamanı’nı sadece okumuyorsun. Sen Şervan oluyorsun.

Murat Türk’ün ilk roman çalışması olan Böğürtlen Zamanı’nın bu kadar sevilmesinin sebebi bence esasen budur. Elbette hikayenin kendisi, sade dili, yine okurda büyük heyecan ve merak uyandıran başarılı kurgusu da önemli. Fakat bana göre esas başarısı, okuru duygu boyutunda da sarıp hikayenin içine çekebilmesi; Şervan’ı sadece hissetmesini sağlaması değil, Şervan’la birlikte hissettirmesidir.

Böğürtlen Zamanı’nı böylece A4 sayfalarında okurken bu romanın nasıl şimdiye kadar kitap olarak basılmadığını düşündüm ve bu soruyu yine mektup yoluyla Murat’a sordum. Ayrıca romanı arkadaşlarla daha rahat paylaşabilmek için dijital haline ihtiyaç vardı. Murat’tan gelen yanıt içimizi acıttı. Meğer 2011’in sonunda elimize ulaşan romanını dört yıl önce yazmış ve bu süreçte yayınevine de göndermiş. Yayınevi de bir süre sonra değerlendirip kitap olarak basılacağını ifade etmiş, ancak bir türlü de basmamış. Zaten Murat da dört yıllık bir beklemeden sonra romanın kitap olarak basılacağına dair umudu kalmadığı için en azından PolitikART yoluyla parça parça okurla buluşmasını istemiş. Bunu, birilerini suçlamak amacıyla belirtmiyorum ama bir de böyle bir gerçeğimiz var maalesef.

Bu arada romanın fotokopi hali elden ele dolaşıyor. Ve okuyan herkeste aynı etkiyi yarattığını görünce bu romanın mutlaka kitap olarak basılması gerektiği düşüncesi de büyüyor. Ama dijital haline nasıl ulaşacağız? Murat bir mektubunda kardeşinin ismini yazmıştı. İletişim bilgilerine ulaşmak için TUHAD-FED’i aradık. Oradaki arkadaşlar telefon rehberinde ismi buluyor fakat kağıt yırtılmış, telefon numarasının son rakamı yok. Olsun diyoruz, 0’dan 9’a kadar deneriz, bir şekilde buluruz diyoruz. Şans o ki hemen ilk denemede gerçekten de Murat’ın kardeşi telefona çıkıyor. Sonrası çok hızlı oldu. Ve Mezopotamya Yayınevi 2012’nin Haziran ayında Böğürtlen Zamanı’nı kitap olarak bastı.

Doğrusu o dönemde basın yoluyla kitabın pek reklamı yapılmadı. Tek bir tanıtım yazısı Yeni Özgür Politika’da çıktı. Ama kısa bir süre içinde ilk baskı tükendi. Çünkü bizzat kitabı okuyanlar ağız propagandası yoluyla yayılmasını sağladı.

Böğürtlen Zamanı, içinde kurgu da olmakla birlikte gerçek bir hikaye. Yazarı olan Murat Türk’ün gerilla Şervan olarak Kuzey Kürdistan dağlarında bizzat yaşadıklarıdır. 1990’lı yılların ortasında Bingöl dağlarında eylem sonrası çıkan operasyonda yaralanıp, sabah olduğunda çıplak arazide düşmana yakalanmasınlar diye arkadaşlarından onu bir yere saklayıp sonra gelip almalarını istediği Şervan’ın 40 günlük yolculuğunun hikayesidir. Bu yolculukta yaralı gerilla Şervan büyük yurtseverlikle de ihanetle de karşılaşır. Arkadaşlarını aradığı 40 günlük zorlu yolculuğunda onu yürüten inanç ve umuttur ancak hayal kırıklıklar da yaşar. Fakat o hayal kırıklıklardan sonra onun yeniden ayağa kalkıp yoluna devam etmesini sağlayan büyük iradedir, bağlılıktır, yoldaşlıktır. Hikayedeki gerillaların tümü erkek olsa da romanda kadın başat bir yere sahiptir zira cesaret ve yurtseverlik en çok da onlar şahsında ifadeye kavuşur.

Böğürtlen Zamanı Avrupa’da yayımlandıktan bir süre sonra Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de de Aram Yayınevi tarafından basıldı. Yine ‘Dema Drîreşkan’ ve ‘Çadirekan’ olarak olarak Kürtçenin Kurmancî ve Soranî lehçelerine de çevirisi yapıldı. Ardından Almancası ‘Zeit der Brombeeren’ olarak da çıktı. Bu yönüyle en çok dile çevrilen gerilla romanıdır.

Murat Türk, cezaevinde çok sayıda öyküyü de kaleme aldı. Onların bir kısmı 2014’ün başında ‘Köprüdeki Düşman’ adıyla, yine önce Mezopotamya Yayınevi sonra da Aram Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, bazıları çeşitli edebiyat etkinliklerinde ödüle değer görülmüş 15 öykü yer alıyor. Bir kısmı gerilla öyküleri olarak kategorize edilebilir. Bazılarında ise Böğürtlen Zamanı’ndan motiflere rastlamak mümkün. Bir kısmı zindandaki yaşamı anlatıyor. Bir de karakterlerin Amed şivesiyle konuştuğu Güvercin öyküleri var. Fakat bu öykülerin hepsinin ortak özelliği, Kürdün yaşam diyalektiğinin örgüsünü taşıyor olmalarıdır. Bir yanı aydınlıktır, öbür yanı karanlık. Karanlığın koyuluğundandır beyazlığının parlaklığı. Ve yüzünün doğusu bu denli aydın olduğundandır karanlıktaki yüzünün bu kadar koyması, koyu olması. Ki belki de Kürdün diyalektiğinde gizlidir evrenin sırrı. Biri, diğeri olmaksızın var olamaz. Bir bütündür. Ve karanlık, yokluk değil. Yok gibi görünenin altında bir varlık var. Onu keşfetmektir aslolan.

Murat Türk bunu başarıyor. Kah Qırıxça konuşan Dodo, Şaşo ve Titi’ye gözlerinizden yaş akana dek gülersiniz, kah Sessizlik Zamanları’nın Ali Dayısı’na ağlarsınız. Bazen kendinizi bir zindanın hücresinde ölü bir kuşa ağlarken bulursunuz, bazen Issız bir Şose’de kilometreler boyu yoldaşının kanlı, cansız bedenini taşıyan bir gerillanın ruhunun en derinliklerinde. Bazen intikam duygularıyla dolarsınız, bazen düşmanınızın dahi nihayetinde bir insan olduğunu algılarsınız.

Böğürtlen Zamanı’ndan tanıdığımız Mavi Gözlü At bizi ilk defa babasıyla balık tutmaya giden çocuğun denizimsi dünyasına taşıyor. O çocuk birden karpuz çalmak için bostana sızan Amedli bir qırıx oluyor. Sonra kendimizi tekrar denizde buluyoruz. Fırtınaya yakalanan bir gemide kaptan ve gemiciler. Yarına dair umutsuzluğun ve inançsızlığın ortasında Arayışın Sırrı’nı gücünü öğreniyoruz yoğun bir sembolizmle işlenmiş bu hikayede. Oradan hücreye düşüyoruz. Halk ağızlı destan formundaki Sessizlik Zamanları’nda yaşamı çalınmışların öyküsüne düğümleniyor boğazımız. Zindanın ağır kapısından çıkıp önümüzde beliriveren Patika’dan ilerliyoruz. Kendimizi pusuya düşmüş buluyoruz. Sonra önümüze bir köprü çıkıyor. Orada düşmanla göz göze geliyoruz. Gece oluyor. Sabahın ilk ışıklarıyla Amed’deyiz. Saraykapı’nın oradaki meydana pazar kurulmuş. Farklı bir zamanın Amed’i sanki. Üç qırıx – Dodo, Şaşo ve Titi – ne şeytanlıklar düşünüyordur bu pazar yerine kuracak tezgah ararken. Eşeq sınet olmiş kirwe ariler! 3 bölümlük Güvercin öykülerinin ilki böyle. Tekrar dağdayız. Etrafı gerillalarca kuşatılmış bir evde, gözlerini kaybetmiş bir asker – adı Şarlo – türkü söylüyor. Bir başka dağda fedakar gerilla Katır Cemal emeğin destanını yazıyor. Bir zindanın hücresinde bir Özgür Kuş ölüyor. Ve Issız Bir Şosede, 17 yıl önce sonsuzlaşıp toprağa gömülen gerilla Şoreş’in ürpertisi ruhumuza dokunuyor. Karasu’nun omuzlarında taşınan hakikat üzerimize çöküyor. Bir savaşın ortasında, belki de ilk defa bir gerillanın iç dünyasının bu denli derinlerine iniyoruz. Yıkık bir köyün şosesinde yürümeye devam ediyoruz. Sarı Saçlı Kız birden önümüze çıkıyor. Onun gözlerinde yitik sanılan bir çocukluğun izleri var. Umutla gülümsüyor.

Murat Türk’ün yazdığı öyküleri tek bir tarzla ifade etmek mümkün değil. Aslında edebiyatta hep yeniliği arayan, birbirinden farklı anlatım tarzları geliştirmeye çalışan bir yazar. Tek bir renkten gitmekten ziyade hep farklı renkleri bir araya getirip yeni tonlar oluşturmaya çalışır. O yüzden de Köprüdeki Düşman kendi içinde bir bütünselliğe sahip iken dıştan bakınca – yani forma odaklanınca – potpori gibi gözükür. Halbuki çeşitliliğin bütünlüğüne sahiptir.

Köprüdeki Düşman’da yer alan öykülerin bir kısmı daha önce PolitikART’ta yayımlanmıştı. O yüzden bir kısmını önceden okuma şansına sahip olmuştuk. Fakat birey olarak beni en çok etkileyen hikaye, Issız Bir Şosede olmuştu. Çünkü daha önce okuduğum hiçbir gerilla öyküsünde bir gerillanın ruhunun, duygu dünyanın dehlizlerine bu kadar girememiştim. Şimdiye dek Kürt gerilla veya zindan edebiyatında pek konu edilmeyen, savaş bağlamındaki yaşam-ölüm ilişkisini Dostoyevskivari bir biçimde ele alıyor Murat Türk. Dolayısıyla hem form hem de biçim olarak birçok yenilik getiriyor Köprüdeki Düşman’la.

Köprüdeki Düşman’ın kitap olarak okurla buluştuğu dönemde, “Böğürtlen Zamanı 2” de içerideki kritik sürecini tamamlayıp dışarıya doğru yola çıktı. Yanılmıyorsam Murat Türk, Böğürtlen Zamanı’nı kaleme aldığında henüz üçleme düşüncesinde değildi. Fakat daha sonra bu romanı bir üçleme olarak ele almaya başlamıştır. O yüzden Böğürtlen Zamanı 1’e, daha sonraki baskılarda “Arayış” adı da eklendi. Böğürtlen Zamanı 2 ise “Buluşma” adıyla 2015 yazında çıktı. Üçlemenin ikinci cildinde gerilla Şervan’ın arkadaşlarıyla buluşması ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Bu kez Şervan ile birlikte bir kadın gerilla olan Ararat ana karakter olarak öne çıkıyor. Yine operasyon çıkıyor ve bu operasyonda Ararat yaralanıyor, Şervan onunla birlikte gruptan kopuyor. İki gerillanın birlikte arkadaşlarından kopması, yine birinin kadın diğerinin erkek olması hikayeye farklı bir dinamik katıyor. Çünkü Böğürtlen Zamanı 1’de okur Şervan oluyordu. Ancak Böğürtlen Zamanı 2’de hem Şervan hem Ararat var, onların arasındaki yoldaşlık ilişkisi ama bir de aralarındaki çelişkiler var.

Murat Türk, Böğürtlen Zamanı 1 ve 2 ve Köprüdeki Düşman’da yer alan öyküleri Bolu F Tipi’nde kaleme aldı. Ancak daha sonraki sürgün operasyonları sonucu Ödemiş T Tipi Kapalı Cezaevi’ne götürüldü. Son 3-4 yıllık süreçte artan siyasi soykırım operasyonları sonucu zindanlar da daha fazla doldu hatta taştı. 3 kişilik hücrelerde 2-3 katı tutsak kalınca zindanda yazımsal çalışmalar yürütmek de zorlaşıyor. Geçen sene sürgüne gönderildiğinde fiziki işkencelere maruz bırakılan Murat Türk, ağırlaşan koşullarda Böğürtlen Zamanı üçlemesinin son bölümü olan “Dağların Uğultusu”nun taslağını kaleme aldı. Fakat bu yılın başında İzmir Ödemiş T Tipi’nde yapılan keyfi bir koğuş baskını esnasında Murat Türk’ün bu son roman çalışmasına da el konuldu. Zira TC zindanlarında sadece insanlar değil kitaplar da esir alınabiliyor. Böyle zamanlardan geçiyoruz.

Böğürtlen Zamanı 2’de geçen bir pasaj şöyle: “Ve anlıyorum ki, son kum tanesi düştüğünde dönüveren kum saatidir umut. Bulutların en kararttığı anda dahi hissetmektir yıldızları. Yeter ki insan kurduğu hayallerin gerçekleşeceğine inansın. Zaman, hep güzeldir.” Zaman, hep güzeldir. İçinden geçtiğimiz ağır zaman bile güzelleşebilir. Çünkü zamanı güzel kılan, mücadeledir. Direniştir. Umuttur. Hayallerdir. İnançtır. Yoldaşlıktır. Paylaşımdır. Sevgidir. Zamanın güzel mi kötü mi olduğunu belirleyen bunlardır. Murat Türk’ün edebiyatında baskın motifler de bunlardır. O 1995 yılında 3 yıllık bir gerilla olarak esir düştüğünde henüz 19 yaşındaydı. Ömrünün yarısından fazlası olan 23 yılı aşkın bir zamandan beri zindanda. Ama zamana sitem etmiyor. Yaşamak güzel diyor. Çünkü yaşamak direnmektir. Direnmek yaşamı güzel kılandır. O yaşama böyle bakıyor. Böyle bakmasını biliyor. 23 yıllık tutsak hayatına rağmen.

Murat Türk nasıl bir yazardır diye sorulsa bunu derim. Hakikatin betondan buz gibi yüzüne rağmen içindeki Bağlar çocuğunu koruyabilen, ruhu Amed’in kuçeleri ile Bingöl dağları arasında koşan, düşler dünyasına değil özgürlük felsefesindeki gizli hakikate sığınan bir devrimcidir. Yazım çalışmalarının her birinde işte bu hakikatin sesini bulacaksınız.

Murat Türk kimdir?

1976’da Amed’de dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği Bağlar’da geçti. 1992’de gerillaya katıldı. 1995’te yakalanıp müebbet hapse mahkum edildi. Kendisinin esaretinden sonra gerillaya katılan kardeşi Cemal Türk (Xebat) 2000 yılında Kandil’de şehit düştü. İlk romanı olan Böğürtlen Zamanı – Arayış 2012’de Türkçe yayımlandı. Ardından Kurmancî, Soranî ve Almanca çevirileri çıktı. 2014 yılında öykü kitabı Köprüdeki Düşman basıldı. 2015’te ise Böğürtlen Zamanı 2 – Buluşma yayımlandı. Murat Türk, şu anda İzmir Ödemiş T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutsak.

Meral ÇİÇEK

Kaynak: http://yeniozgurpolitika.net

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler