Takip Et

Kültür-Sanat

‘Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür’- Cihan Erdoğan

En kahredici, en acılı arayışın belki de ilk başlangıcı buydu. Kanın ve ihanetin bulaştığı bu topraklarda artık her ölü mezarsızlığı kendi direniş önderlerinin abidesi haline getirdi.Yenilmişliği, mağlupluğu ak sakallarında, alın çizgilerinde, saklayan divaneler, dervişler, deliler çoğaldı Dersim’de. Acının, ihtirasın acılı üşümenin ardından yıllar geçti ve 70’li yıllara gelindiğinde, sizleri bekleyen farklı bir üşümedir. Muzaffer Oruçoğlu ‘İbo ‘Bak Dersim istediğimiz bir bölge tarihi bir kıyım yaşamış ve Pir Sultan tiyatrosunun yasaklanmasıyla ayaklanıyor, Kars’ta bir tiyatro yasaklanırsa halk ayaklanır mı ? Yok dedim. Ya Çorum’da ayaklanır mı ?’ dediğimde yok dedi.. Kıvılcımla bozkırı buluşturacağımız arazilerimiz oralar’ dedi

 ‘Yaşam yetersiz ifadelerden yeterli anlamlar çıkarma sanatıdır.’-Samuel Butler

Uçurum Geyikleri, Kırda Ateş Politik romanlarını okumuştum. Uçurum Geyiklerinde daha çok Dersim’in tarihi ve mitolojisi öne çıkıyordu. Diğeriyse daha çok belgesel ve edebi bir dille anlatılan ağırlıklı olarak sorgulayıcı bir romandı.
Derken arkadan bir anı roman daha sökün verdi.
Bu geleneğin en iyi yanlarından birisi bu galiba. Amip gibi. Parçalanıyor, dağılıyor. Daha sonra kalemi eline alanlar geriye bir hazine bırakıyorlar.
Kendi yaşadığı bir tarihi sade bir dille anlatmaya çabalayan Murat Sezgin’in ‘Zemheride Yürekler Geçti’ anı belgesel-anı romanına başladım.
Bir tarihi, kahramanlarına, yer ve zamanına bağlı kalarak anlatmak bir yazar için oldukça zor bir iştir. Üstüne üstelik aynı kaderi paylaşanlardan birisi de Murat Sezgin’dir.
Onu bekleyen edebi derinliklerinden ziyade yaşananları, olayları biraz olsun sürrealize ederek okura ulaştırmaktır.
Anı romanı elinize aldığınızda aklınızda biriken eleştiri tufanından kaçmaya başlıyorsunuz. Devrik cümleler, bilinenin ötesindeki tekrarlar, redaksiyon ve yayınevinin bağışlanamayacak hatalarını da elinizin tersiyle itiyorsunuz.
Sizi üşütmeye başlayan başkaca şeylerdir.

İsterseniz biraz daha evveliyatlara dönerek bu tarihi üşümenin yapraklarını aralayalım.
‘İlk toplantı Çemişgezek sancağında oldu. Paşa ‘biz Ermeni’leri sürüp getireceğiz ve siz bize yardımcı olacaksınız dediğinde Seyit Rıza’nın oğlu ‘Dersim’in aşında haram yoktur. Biz ancak misafirlerimizi ağırlarız’ dedi. Seyit Rıza kızarak oğluna döndüğünde Alişer ‘kızma Seyit, akıl yaşta değil baştadır.’ dedi. Seyit Rıza ak sakalını sıvazlayarak ayağa kalkıp ‘paşalar Dersim bunu kaldırmaz, Dersim’in aşına kan doğranmaz’
Bir diğer Ermeni halkı sürgün yollarında telef olurken, Dersim’e sefer başladı. Dağlar yanıyor, çocuklar, kadınlar mağaralara sığınıyorlardı. Ateşin, kanın içinde Ali Şer’in kellesi getirildi. Seyit Rıza diz çöktü. Sustu ağladı. Ağladığını Besse kadından gizledi.
Yenilmişlerdi. Mağluplardı.
Kendinden önce yenilmiş Mir Bedırxan’nın yaslı, nazenen Dicle’ye baktığı gibi Munzur’a döndü. ’Aktığın yatakta çürüme ey Munzur’ diyerek mağlubiyetin, barışa dönüşebileceği saf bir inançla barış için yola çıktı.
Yenilgi ve mağlubiyetin sisi çökmüştü Dersim’e, yapılabilecek en son yolculuğa çıkan Seyit Rıza, kendisini bekleyen sonu da biliyordu. Ne mahkemeler adildi. Ne de söz verenler.
Sizi ve neler yapacaklarınızı çok iyi biliyorum, ilkin oğlumun yaşını büyüttünüz. Sonra da benim yaşımı küçülttünüz. En özlü ifadeleri seçti. Ayıptır. Günahtır. Dedi.
Sehpa kuruldu.
Seyit Rıza’nın son isteği ‘beni oğlumdan önce asın.’ dedi.
Bunu dinleyen mi olur du? Tekrar ak sakalını sıvazladı. Darağacına baktı.
Ağır ağdalı bir intikamla Seyit Rıza’nın gözleri önünde gencecik oğlu asıldı. Ak sakallı Seyit Rıza’nın ip’te sallanan resmini İhsan Sabri Çağlayangil zafer edasıyla Ataürk’e gösterince o da irkildi. Bunu kaldırın. Bunu sakın kimse görmesin diyerek Çağlayangil’i kendince uyardı.
Akan kanın, tarihsel hafızanın silinmesi için ne Seyit Rıza’ya ne Ali Şer’e mezar yerleri tahsis edilmedi.
Mezarsız ölülerin kefenleri gökyüzüdür.
Sayıları binleri aşan ölüler, Laç deresi, Ali Boğaz, Munzur Vadisinden yelkinerek, mezarlarını arayan önderlerinin arayışına geçtiler.

En kahredici, en acılı arayışın belki de ilk başlangıcı buydu. Kanın ve ihanetin bulaştığı bu topraklarda artık her ölü mezarsızlığı kendi direniş önderlerinin abidesi haline getirdi.Yenilmişliği, mağlupluğu ak sakallarında, alın çizgilerinde, saklayan divaneler, dervişler, deliler çoğaldı Dersim’de. Acının, ihtirasın acılı üşümenin ardından yıllar geçti ve 70’li yıllara gelindiğinde, sizleri bekleyen farklı bir üşümedir. Muzaffer Oruçoğlu ‘İbo ‘Bak Dersim istediğimiz bir bölge tarihi bir kıyım yaşamış ve Pir Sultan tiyatrosunun yasaklanmasıyla ayaklanıyor, Kars’ta bir tiyatro yasaklanırsa halk ayaklanır mı ? Yok dedim. Ya Çorum’da ayaklanır mı ?’ dediğimde yok dedi.. Kıvılcımla bozkırı buluşturacağımız arazilerimiz oralar’ dedi.

‘1938’i kabaca biliyorduk. O coğrafya ile yüzleşmemiz bizde ciddi değişikliklere yol açtı. Düzgün dağı, Munzur dağı, Başyurt yaylası ilk kez komünistlerin ayak izlerine tanık oldu. Uzun sürmedi. Fehim Altınbilek baskın ordusuyla Vartinik’i bastı.’ Düşenler, kalkanlar, vurulanlar ve ölenlerle birkez daha
Dersim Mezarsız ölenlerin Kefeninin gökyüzü olduğu yerdi.
Çoğalan ölülerle birlikte, kefensiz ölüler, dirilerle çoğaldılar. Tanrıların bilemediği bilmece çoğalmıştı. Belki bundan sustu tanrılar.
Haydaran, Düzgün ve Yeldağından hiç o sillüet kalkmamıştır. 38 acısı mağaralarda, mezralarda, dindirilemeyen bir sızıdır.
Üşümeye devam ediyorsunuz. Vartinik’ten sonra da belki de en büyük üşüme.
Vartinik’ten sürüklenerek eli ayağı dondurulan İbrahim’den sonra onlarca insanın donarak, delirerek, cinlenerek yaşadıkları bir olayı okumaya başlıyorsunuz. Kanadalı doktor Norman Bethu gibi mi desek birisi İsviçre’den gelmiş Barbara, bir diğeri Bergama’lı kısacası çoğunluğu Dersim’li dağlarda gezinen, binlerce asker, özel tim ve kelle avcısına kafa tutan bir avuç insan. İçlerinde onaltılık, onyedilik çocuk denecek yaşlarda olanlar da var. Sırt çantaları, kütüklükleriyle birlikte yanlarında taşıdıkları kitapları okuyor. Kendilerince tartışıyor. Önderlerinin izini sürerek bir büyük düş için kör ve dipsiz geceler de yürüyor. Gündüzleriyse kendilerini fellek fellek arayanlara karşı kuytuluk yerlerde çalıların, köknarların altında sessiz uykulara dalıyorlar. Burada biraz isterseniz Sezgin’i dinleyelim.
‘Havaların iyice soğumaya başlamasıyla birlikte dışarıda yatacak imkanlar kalmadığından kırk yedi kişilik iki birlik barınağa yerleşti. Barınak iki ayı bulan bir süre içinde yapılmış, erzaklar, bazen sırtlarda bazen de atlarla geceleri taşınmıştı. Barınağın kamuflajı çok iyi yapılmıştı. Gamasol ormanının çukur bir yerinde inşa edilmişti. Dev gibi çam ağacını da köklerinden söküp barınağın tam ortasına yerleştirmişlerdi.O çam tamamen kapatmıştı barınağı. Son olarak da sarı, kestane renginde yapraklar barınağın üsütüne serpiştirilerek barınak tamamlanmıştı’
Barınakta yarenlikler, şakalar alır başını gider gitmesine barınağın üzerinde adına devlet denilen üç temirenli mütegalibe de ağır potinleriyle gezinmektedir. Onlar diri diri mezara girip bekleyenleri nasıl avlayacaklarını düşlerken. Adına barınak denilen herhaliyle bir mezar olan yere sığınanlar da bahar gelecek göreceksiniz dercesine kendi meşhup dünyalarında, kendilerince hazırlıklar içindeler.

Müzip ve mugallit yanları onları kamçılar. Tipi biraz olsun diner beyaz gelinlik giymiş dağların zevkini çıkarmak isteyen geyikleri görürler. Eni sonu insanlar! canları et çeker. Oradan, oraya sıçrayan geyikler klaşin darbeleri karşısında şaşkınlaşır. Onlara aval aval bakarlar. Bütün canlılardan sorumlu olduklarını idda edenler kurşun darbelerinde düşen geyikler için sevinir haldeler.
Geyikler soyulur. Barınağa diğer anlamıyla diriler mezarına pörtlenmiş et gelmiştir. Bütün savunma mekanizmalarına rağmen. Barbara ve Evrim ağlarlar. Küçücük de olsa bir sorgulayıcı pencere görmek, bugünkü aymaz, serden geçtileri görünce ne derin nayiflik, ne derin bir tasavvurdur diyorsunuz.
Çoğunlukla doğdukları yerlerde ölenlerin, doğayla haşır neşir oldukları, hayvan alemiyle barışık yaşadıkları genel doğrudur.
Dersim ise dağı taşı ateşe tutulup yakılırken ayılarından dahi medet bekleyen bir diyardı. Dağlarında, kayalıklarında gezinen ceylanların mağrur bakışlarında yenilmişliğin, mağlupluğun izlerini aramaları hep bundandı. Bu durumu çok iyi bildiğinden M.Sezgin’ de Klaşin darbeleriyle düşüp kalkan geyiklerle birlikte kendilerini bekleyen kötü huylu haberlere yavaş yavaş yaklaşırken sizi Evrim’in diliyle bir başka örseli hikayeye konuk ediyor
‘Çehar köyünde öyle diyelim. İşte orada bir Ermeni aile fırtınada kaybolur. Ailenin on dört yaşlarında erkek çocuğu keçileri budak yesinler diye şu karşılarda bir yere getirir. Fırtına çıkınca keçileri toplar köye dönmek ister. Ancak keçiler gelir çocuk gelmez. Annesi kız kardeşini gönderir. O da gelmez; diğer kardeşini gönderir. O da geri gelmez. Anne gider o da gelmez. Babaları meraklanır gider. O da gelmeyince komşuları aileyi merak eder. Diğer köylere de haber verirler ve aramaya çıkarlar. Sabah köyün yakınındaki ardıcın altında, keçileri budağa götüren çocuğu ve kız kardeşini, yeni doğmuş keçi yavrusunu donmak üzereyken bulurlarlar. Karlar erir gider diğerlerini bulamazlar’.
Evrim aslında hikayenin başına dönüp sonuna bir bakın diyordu. Kendilerini bekleyen dondurucu, öldürücü zemheriyi anlatırcasına.

‘Gökyüzü turkuaz bir renge bürünmüştü. Güneş günlerdir ilk defa o kadar güzel ve göz kamaştırıcı bir şekilde gözüküyordu. Geyikler Yel dağının kar tutmayan tepelerinde çarçur otlarını yiyorlardı. Kurtlar ve tilkiler daha özgürce av peşine düşmüşlerdi. Barınakta ise derin bir sesszilik vardı. Nöbetçi beyazlıklarını giymiş; silahını kamufle etmişti beyazlığın altında. Kasım dağından kalkan kartal, nöbetçinin dikkatini çekti. Uzaktan gelen helikopter takırtısı bir anda dikkatleri üzerine topladı. Tam techizat hazırlandı gerilla birliği’ Genel bir operasyondur, değildir tartışmalarına ‘Saat bir, eğer düşman yerimizi tesbit etseydi çoktan harekete geçmişti. Bizden korkuyor, nerede olduğumuzu da bilmiyorlar. Koca bir arazi. Yerimiz etraftaki yerlerden daha stratejik, ağaçlık çünkü. Akşamı bekleyip hazırlıklarımızı tamamlayıp barınağı terk edelim dedi Şerif. Karar Şerif’in fikirleri doğrultusunda verildi. Akşama kadar barınakta hazır vaziyette beklendi. Gece yarısı barınak terk edildi. Barınak ve çevresi tam bir sessizliğe büründü. Beyazlıkları giymiş, barınağın içinde bekleyenler sanki diri diri kefen giyip mezara gömülmüş gibiydiler…..
Gece yarısı zifri karanlık. Gökyüzünü demir bir sac kaplamış gibi her tarafın buz kestiği izbe de karartılar gitmeye başlarken dürbünle bakan Lenko ‘Bunlar özel timdir kesin. Rahat hareket ediyorlar. Bunun arkası mutlak gelecek.’
Tam zamanında fark etti Rüstem. Yoksa Yel Dağı’na, Kasım Dağı’na indirme yapıp hepimizi barınağın içinde kimyasal bombalarla imha ederlerdi, dedi Bahtiyar.
Etrafı alsalardı hiçbir yere gidemezdik. Kefenlerimiz de üstümüzdeydi zaten, dedi Hamza sararmış yüzünü gizleyerek.
Bakalım yarın ne olacak? dedi Rojda tek sıra halinde giden bir düzine özel time bakarak.
Yel Dağının doruklarına doğru tırmanışa geçtiler. Buzlardan kayarak düştüler, düşenleri kurtardılar. Aman vermez günlerin yaklaştığı kesindi.
‘Lenko silahını kavrayıp; Vardık artık. Bundan sonra bütün Türk ordusu gelse başedemez bizle, dedi ve birliği alıp mevzilendirdi. Yel Dağı’nın en alt bölümüne. Unutmayın, dedi yanında bulunan Kenan ve Doğan’a. Yerimizi tesbit ederlerse ve çatışma çıkarsa bir birim gidip barınağa gaz döküp yakacak. Onlara sırtımızda taşıyıp tırnağımızla kazdığımız barınağı ve erzakları öyle teslim etmeyeceğiz. Bunu onlara gösterelim, dedi ve mevzilendiği yere geçip telsizini açtı.
Şerif ve Mazlum’un birlikleri gelip geçti onları. İkiyüz üçyüz metre aralıklarla karşılıklı. Yel dağı’nın zirvesine mevzilendiler. …. Artık hazırız diyordu gerillalar.
Çözülen telsiz anonslarından iyice yaklaştıkları anlaşılıyordu. Fark ettiler yerimizi, dedi Pala İsmail. Heyacan sardı dağı kuşatan gerillaları.
Hamza soğuktan uyuşan takatsiz bacaklarının ağrılarını bir an olsun unutmak istedi. Parkasını çıkarıp ayaklarına doladı.
Yeşil işaret fişeğinden sonra dağları ve tepeleri dolduran askerlerin suretleri iyice belirmeye başladı.
Rahat hareket ediyorlar dedi Şerif. Gözlerini yeniden, avucunun içi gibi bildiği dağlara ve tepelere çevirdi. Her taraf asker kaynıyordu. Dürbünü alıp köylere baktı.
Bu ne yahu? Türk devleti bütün gücünü yığmış köylere. Panzerler, tanklar, dozerler, kepçeler…. Ne yok ki dedi. Pala İsmail.’.
Kaç yıl önce yine bu Yel Dağı’nın öte yüzünde başkaca bir barınağı açığa çıkarmak için Behzat Firik’i götüren kulaksız Binbaşı Behzat’ın testislerini burup ayaklarından başlayarak yakıp ölüsünü kardeşinin sırtına yükleyerek evlerine gönderiliş öyküsünü düşündü Şerif. Belki bugün kulaksız binbaşı orada olmayacaktı. Ama var olanların onlardan ne eksiği belki de fazlalıkları vardı.
‘Ero Şerif! Hıran dolmuşları size doğru geliyorlar. Kaçırmayın sakın! Sıkın indirin aşağıya dedi heyacanlı bir sesle Kazım, helikopterin kendi bulundukları alana doğru gelişini izlerken.
Durun iyice yaklaşsın, dediği anda vadididen bir helikopter tepelerde belirdi.
Uykudan yeni uyanan Cengiz ve Fırat, helikopterin içindeki askerlerle göz göze geldiklerine şaşırmış bir halde gözlerini ovuşturdular. Neler olup bittiğini anladıklarında ise roket atarı ve G3 silahlarını helikoptere çevirip sıkmak istediler. Fakat Pala; durun sıkmayın indirme yapmaya kalktığında sıkın, diyerek onları uyardı.
Neden ateş etmiyorsunuz? vurun indirin, diye bağıran Şerif, komut verdiğinde, helikopter ani bir manevrayla vadiye daldı. Fakat karşılarından gelmeye çalışan bu helikopter de dönüp gidince Şerif kızgınlıkla; Neden indirmediniz? Ateş etseydiniz kesin düşerdi dedi.
Biz karşıdan gelen helikopteri görmüştük. Vadideki bizden görünmüyordu. Birden karşımıza çıkınca biz de şaşırdık. Asker indirmeye başladıklarında daha rahat vururuz diye düşündük.
Helikopterde ise bir yandan kurtulmanın verdiği sevinç varken diğer taraftan verilen komutlara itiraz ediliyordu.
Neden döndünüz?
İki ayrı grup her yanı almış. İndirme yapamıyoruz. Ateş ettiler. Vurulmaktan zor kurtulduk.
Daha üstlere indirin.
Sıkıysa sen gel indir.
Bu bir emirdir.
Biz indirme yapmayacağız sıkıyorsa sen gel indir.
Gerillaların içersinde ise hala helikopterin neden düşürülmediği tartışılıyordu.
Dininize yanayım sizin. Av geldi ellerinizin içine, kaçırdınız. Tabancayla sıksaydınız düşürürdünüz, dedi Mazlum, Şerif’in birliğine seslenerek’…
Mazlum Barbara’ya dönerek
‘Artık hiç kimse bize ulaşamaz. Geldiklerinde karların üstünde onları keklik gibi avlarız, dediğinde Barbara Mazlum’u hayranlıkla izliyordu.’

Sömürü dünyasına kafa tutup Alpler’den Munzurlara gelmenin gururuyla kendisini çevreleyen kelle avcılarıyla çatışmanın sabırsızlığını yaşıyordu Barbara.
Düşman telsizleri yine duyuldu.
Dağı tutan iki kokarca grubuna dolma göndermeye başlayalım. Dikkatli olun dedi Mazlum havan kullanacaklar. Dediğine kalmadan havanlar gelmeye başladı. İlk havanlar barınağın bulunduğu alana düştü. İkincileri daha yukarılara. Yel Dağı’nın burçlarına düştüğünde etrafa şarapneller dağılırken göz gözü görmüyordu, üçüncü havanlar ise Lenko’ların alanının yakınına düştüğünde, kar ve kaya parçaları havada uçuşmaya başladı. İki helikopter Yel Dağı’nın etrafındaki dağlara asker indirip uzaklaşıyordu hemen.
Havan atışları sıklaşınca durmadan mevzi değiştirdi gerillalar. Artık Yel Dağının etrafı asker sürüleriyle kaynıyordu.
Karınca gibi asker var, diyerek gözlerini askerlerin bulunduğu alana çevirdi Rojda.
Bunlar az; güçleri yetmez bize yoldaşım. Şimdi bir taramaya alayım bak nasıl çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Onlar kaldıkları yerlerden çıkamazlar. Üstünlük, insiyatif bizde, biz belirleriz çatışmanın kuralını, diye karşılık verdi Şerif emin ve kararlı bir ifadeyle.
Havan toplarıyla parçalanmış kekliklere, tilkilere ve diğer hayvanlara bakarak yavaş yavaş tepeye doğru tırmanalım dedi Mazlum…
Telsiz anonsu yükseldi… Gidiyorlar komutanım.. Bırakın gitsinler yarın iz sürer bombalarız. Ya da soğuktan donup geberirler dedi diğeri’.
Sayıları elliye varan bu insanlar koca bir orduyu pes ettirmişler ama gel gör ki aman vermeyen doğanın öteki kahredici yüzü onları bekliyordu.
Hamza cılız bir sesle iyi değilim dedi.
Neyin var yoldaşım? diye sordu Şerif, Hamza’nın soğuk ellerini tutarken.
Bacakları, ayakları ve bedeninin her yanına hakim olmuş soğuk. Hastalığın da verdiği etkiyle dermansız kalmış yoldaşımız, diyen Bahtiyar iri gövdesini tipinin yönüne doğru siper etmişti. Bahtiyar silahını Barış’a vererek yoldaşımızı sırtımızda taşıyacağız sırasıyla, dedi. Düştüler birlikte, kalktılar tekrar düştüler.
Sırtta olursa üşüme daha fazla olur. Yarı donmuş vücut hızla donar, diye çaresiz ve kırık bir sesle seslendi Doktor.
Sırayla koltuğuna girip taşıdılar. Hamza birşeyler mırıldandı. Kendine geliyor galiba deyip dinlediler onu.
Beni…. bırakıp gidin. Benim varlığım bir yoldaşımın daha donmasıdır, dediğinde donun, buzun içinde okuyucu da don tutar sanki.
Yalçın şalın üstünde yarı donmuş Hamza’ya bakıp;
Hey gidi Erzurum’lu! Hani devrim olduktan sonra Ekonomi bakanı olacaktın? Öyle kolay kolay pes etmek yok.
Gece tırmandıkları dağı daha bir uzun sürede indiler. Artan tipinin hızıyla yollarını kayıp ettikleri kesindi.
Saatler ilerliyor biz yerimizde sayıyoruz. Yarın düşman bizi gafil avlar dedi Bahtiyar.
Gözleri de iyice çekilen Hamza’nın vücudu artık kendisinin değildi.
Götürüp barınağa yakın bir yerde bırakalım. Belki kendine gelir. Barınağa kadar gider dedi Mazlum.
Cihan, Barış, Bahtiyar Hamza’yı tutup karların üstünden kaldırdılar. Nereye diye sordu bir kaç kişi boğunup yutkunarak cevap veremediler.
Burası uygun, dedi Cihan birbirlerine baktılar.
Kusura bakma yoldaş seni burada bırakmak zorundayız dedi Barış ağlamaklı bir ses tonuyla.
O an Hamza bütün gücünü toplayarak;
Nereye gideceğim, ne yapacağım peki yoldaşlar? diyebildi.
Bahtiyar yutkunarak barınak ileride, diye zorlukla karşılık verebildi.
Bir diyeceğin var mı? diye sordu Barış. Hamza’nın alnındaki karı silerek.
Hamza gerildi. Başını kaldırıp bir şeyler söylemek istedi ama gücü yetmedi. Yoldaşlarını bırakıp hüzünle giderlerken.
Dersim’in ölüleri, divaneleri, delileri ayaklandı. Otuz Sekizden kalan yanık bir ezgiyle…
Mezarsız ölülerin kefeni gökyüzüdür diye çığlık tutturdular.
Yönlerini kayıp ettiler. Dönüp dönüp aynı yere geliyorlardı. Yüzünü şalıyla kapatıp gözünü arada bir tipiye karşı açan Şerif ‘sezgilerime göre şu taraftır’ diyordu.
Yavaş yavaş donan ayaklar küçülürken büyüyen yürekleriyle konuşmayı öğreniyorlardı sanki.
Cinlenmeler, donuyorum demeler ardı ardına çoğalarak büyüyordu. Acıktım diyenler şuursuzca toprak, kar yemeye başlamıştı bile.
‘Biraz daha yürüyelim; belki buluruz gideceğimiz istikameti, diye zorlukla karşılık verdi Pala İsmail soluğunu kesen tipinin kuşatmasında.
Şerif bağırarak;
İmkansız. Önümüz uçurum. Tipi de göz açtırmıyor ki..
Çabuk olun! Burada tipi çok kötü esiyor, soluk alamıyoruz. Boğulacağız şimdi, diye bir kaç kişiden sesler yükseldi.
Büyük bir anafora tutulmuşcasına yollarını bulamaz haldeydiler. Ali Ekber düşüyor kalkıyor takatsız ayaklarına sözünü geçiremiyordu. Yanına yaklaşan Latif Tore sebiye (sana ne oldu) biraz kendini toparla yaklaştık.
Vücudu kas katı kesilen Ali Ekber’in bakışları da dondu. Bir şalın içerisine yerleştirdiler onu bir ölü taşır gibi şaşkın şaşkın taşıyor ve içlerinden kanayarak ağlıyorlardı.
Düzelme imkanı yok. Taşıyamıyoruz. Güzelce sarmalayıp bir kayanın kovuğuna koyun dedi Mazlum.
Doktor eğildi kıvırcık saçlarını okşadı. Buz tutmuş gözlerrinden öptü.
Bıraktılar Ali Ekber’i. Gözleri ve yürekleri gerilerde kalınca Dersim’in delileri, divaneleri bir çığlık daha tutturdu.
Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür diyerek.
Turşmek ekibinden geride kalan Cemo ve Latif son kez bir daha baktılar etrafı taşlarla çevrili Ali Ekber’in gökyüzünü kucaklayan ölüsüne eğildiler, tekrar tekrar öptüler onu. Yapışıp kalmışlardı, onları zorla kaldırdılar yerlerinden.
Tekrar uçaklar hareketlendi.
Ne o yerimizi mi tesbit ettiler? Köyde bir hareketlilik oldu. Sağa sola askerler kaçmaya başladılar, dedi Bahtiyar. Yel Dağı, Kasım Dağı ve diğer bölgeler rast gele bombalanıyordu.
Hiç bir yerde yoklar. İzlerini bulamıyoruz.
Bulana kadar devam, diye emirler yağıyordu telsizlerden..
Gün geceye yüzünü dönerken dağların hakimi yine gerillalar oldu.
‘En arkada kalan Barbara. Mırıldanarak Enternasyonal marşını, 18 Mayıs’ı söylüyordu. Bacaklarında derman kalmamasına, delice esen tipiye rağmen.
Doktor düştü herkesin morel kaynağı doktor. Süzüldü gitti gözleri.
Yüzlerini Kurda kuşa dödü Dersim’in delileri divaneleri
Mezarsız Ölülerin Kefenleri Gökyüzüdür diyerek.
Uçurumdan kayalıklardan çarçur otlarından az çekmemişlerdi. Hertarafları donmuş kanlarla yarı ölü halde yürüyordu hemen hepsi.
Az ileride bir ışık gördüler.
Gelin, gelin, diye köyden o cılız ışığın yandığı yerden ses geliyordu. Ali ve Lenko o cılız ışığın yandığı evin tahta kapısının önündeydi. Evin etrafını yokladılar. Rüstem ve Songül çeşmenin yanında onları bekliyordu. Lenko pusulanmış pencereden içeriye baktı. Kalabalıktı ev. Asker yoktu. Sevinçle kapıyı vurdular.
Çever rake! Mayme Kevra Mustafa…….Mayme kevra! Partizan
İçeride kağıt oynayan yarı sarhoş köylüler şok olmuşlardı bu tipide kimdi bunlar derken.
Susun dedi bu kez kapıyı Ali vurdu.
Aç kapıyı kevra. Biz Şerif’in birliğiyiz. Bu kış kıyamette hayırdır sözlerini dinleyecek halleri yoktu.
Kapı açılır açılmaz hadi hadi ayaklanın donuyorlar. Yarı sarhoşlar ve diğerlerinin yardımıyla iki odalı küçücük eve taşındılar. Sedirlere sekilere yayıldılar. Kaç gündür aç bilaç bir haldeydiler.
Köylüleri topladılar.
‘arkadaşlar, dün durumumuza ilişkin bir bilgi verdik size. Bugün de sizlere dün söylediğim bazı şeyleri tekrarlamak istiyorum. Köye giriş ve çıkışı güvenlik için yasaklıyoruz. Dikkat edin kuşku çekecek hiçbir şey yapmayın. Eğer asker burada olduğumuzu fark ederse bizimle beraber sizleri de evleriniz, çocuklarınızla birlikte imha eder. Evin içini dolduran yoldaşlarımızın durumları çok kötü. Yürüyecek halleri yok. Bir süre daha burada kalacağız. Eğer donmaya ilişkin bir bildiğiniz varsa bizimle paylaşın. Yiyeceklerimizin temininde, yakacak odunda bizlere yardımcı olmanızı istiyoruz. Bakkaldaki yiyecekleri satın alacağız. Ancak onlar birkaç gün idare eder. Geri kalan günlerde sizler de yardımcı olursanız çok iyi olacak. Partimiz yapacağınız iyilikleri karşılıksız bırakmaz dedi Mazlum.
Belli belirsiz mırıldanarak dağıldı köylüler.

Büyük çoğunluğunun ayakları yanmış simsiyah kütüğü andırıyordu adeta.
Ölümün soğuk pençesi ayaklarından yakalamış yukarılara doğru tırmanışa geçmişti.
Tepenin başında olan Kemalist amcanın evinden acının ahı gökyüzüne doğru tırmanıyordu.
Çıkabilecek bir çatışmada en stratejik konumda olan Kemalist amcanın eviydi.
Sayıklayanların sayısı her geçen gün artıyordu.
‘Oda yarı ölülerin konulduğu açık mezara benziyordu. Köylüler kapı önünde volta atıp pencereye kadar geliyor; o mezarın küçük penceresinden bir göz ucuyla içeriye bakıyorlardı. İnleme, sayıklama ve bağırma seslerini duymasalar bir mezarlığın önünde secde durmuş bir cemaat gibi hissedeceklerdi kendilerini.
Ölüyorlar. Bu Mıste’nin evi mezarlığa dönüşmüş gibi.. Sağ olanlar da onlarla birlikte ölecekler dedi pencerenin önünde dizlerini kırmış oturan Musa.
Başkaca çaresi de kalmamıştı kendi kendilerinin de doktoru olacaklardı.
Pala İsmail tentürdiyotlu pamuğu ayağına sürdüğünde
‘Off. Of ne yapıyorsun Pala yoldaş? Ciğerimizi mi söküyorsun ne? diyerek acısını dışa vurdu.
Pala İsmail Şerif’in küçülmüş, iç içe geçmiş avurtları na, feri sönmüş iri gözlerine, kollarına ellerine, ayaklarına ve sürekli yoldaşlarını soran acılarla yanan yüzüne baktı. İçinden; Hey gidi koca Şerif! Bileği zor bükülen, üst üste kayalardan taklalar atan, Şiran Yollar üstü Karakolunu basan, gücünün sınırı olmayan, metrelerce uzaklıktaki her şeyi kaçırmadan vuran koca Şerif! Şimdi, ayağını çürüten, kollarını kıran, gözlerine perde indiren şu soğuklar ne hale getirdi seni? Hey Şerif hey diye iç geçirdi.
Yarı ölülerin doktorları Pala İsmail Ali Haydar ve Rojda.
Ali Haydar ‘Bundan sonra hijyen koşullarına daha dikkat ederiz. İlaçları dağıtırken eldiven takalım, ameliyat bıçaklarıyla keselim et parçalarını dedi.
Tamam. Önce kötü olanlardan başlayalım. Ancak kötürüm yerleri kesersek, çürümenin önüne geçeriz; ama ondan daha kötüsü felçlik, bilinç kaybı tespit edemediğimiz başka hastalık, bazı yoldaşları iyice teslim almış. Eriyip gidiyorlar. Kendi kendine konuşmalar gittikçe artıyor.
En kötüsü kim? diye sordu Mazlum. Pala İsmail’in sözünü keserek.
Kısa bir sessizlikten sonra. Sesini iyice kısarak; Orhan, Hıdo, Bahtiyar, Ünal, Şerif’in durumu gittikçe kötüye gidiyor. Bir de….. deyip Barbara’ya bakışlarını çevirince diğerleri de o tarafa doğru döndüler…
Tekrar sessizlik oldu, sessizliği Ali Haydar bozdu.
Antibiyotik ilaçları kullanınca etkisi olur belki.. Olmazsa ilaç gibi ihtiyaçlar için göndereceğimiz arkadaş doktor da getirsin.
O zamana kadar kim bilir nasıl olurlar diyerek komutanlarına baktı Rojda.
Uyuşturucu yok. Ağrı kesici az zaten, bu ağrılar altında inleyenlerin ağrı kesiciye ihtiyaçları mı vardı.
Barbara Ali Haydar’a baktı. Bir şeyler söyleyecekti dili dönmedi. Kan zehirlenmesi, kangren gelip dayanmıştı. Çürük et kokusu insanın burnunun direğini kıracak cinstendi.
Neşteri eline alan Pala İsmail Önce Ünal’ın ayak parmaklarına neşteri indirince Ünal’ın çığlıyla gözler o yöne çevrildi. Titriyor, belli aralıklarla da inliyordu. Kopan ya da kesilen, çıkan parmağın yerinden kanla karışık irin akmaya başladı. Herkes Ünal’ın akıbetine uğrayacaktı. Bir kaçını kestikten sonra artık fırtına gibi olurum dedi Pala İsmail.
Eve Musa Kivre girdi
Musa şaşkın şaşkın, ürkerek odanın içini bir koşu taradı. Hangi yana başını çeviriyorsa biraz daha acıların, üzüntünün menziline giriyordu. Korkmuş, hiç beklemediği bir manzarayla karşılaşmıştı. Elinde tuttuğu bir sitil sütle titriyordu. Kendi kendine; ’pöro merde, ero lemine no çi zulmo, domane ma serdifetelino pörü merde’ (hepsi ölmüş, vay lemine, bu ne zulümdür, bu ne çocukların üstünde hepsi ölmüş)

Şerif! bu Musa kivre süt getirmiş bize, Şerif başını dönüp hafifçe gülümsedi.
Sıkı tut kesmeye başlıyorum dediğinde Pala İsmail, Musa kivre de ona baktı. Gözlerini kapayıp açtığında Rojda’nın tuttuğu siyahlanmış, kanlı çürük ayakları görünce başı döndü. Allah yardımcınız olsun diyerek bir bakıma kaçtı.
Bu iş böyle gitmeyecek. Bir doktor kaçırıp getirsinler dedi Lenko. Olur dedi Ali Haydar ve devam etti. Diğer odadakiler de kötüleşiyorlar.

Sağlamların odasında karmaşık duygular yaşanıyordu. Barbara’nın etrafında gezip duruyorlardı. Ela gözleri girdabın içinde çakmak çakmak yanıyordu. Bedeni ağırlaşmıştı. Acı ve ağrılar bütün bedenine yayılmıştı..
Sakindi içten içe inliyor, damağına yapışmış, kat kat olmuş dilini ağzının içinde oynatmaya çabalıyordu. Birkaç saniyelik durgun bakışları kayboldu; etrafını şaşkın şaşkın izleyip güçsüz kollarını oynattı.
Mama mama Goni, kazağım boğazımı sıkıyor boğacak beni deyip kısık sesli iki eliyle kazağının boğazını yırtmaya çabalıyordu. Zelal’in, Songül’ün, Zilan’ın ve ev sahibi Naciye kivrenin gücü yetmiyordu. Yaralı, kanayan ayaklarını duvara çarpıp irkildi. Ayaklarına basıp kalkmak istedi. Her hareketi daha büyük acılar, yaralar açıyordu. Nefesi eskisi gibi güçlü değildi. İnleye inleye soluyarak yerinden doğrulmaya çabalıyordu.
Mama mama bekle ben geliyorum. Neden gelmiyorsun.
Barbara, Barbara yoldaş kendine gel. Ben Mazlum.
Ter yüzünden akıyordu. Songül ve Zelal sildikçe daha da çoğalarak akıyordu. Tiz sesler çıkarıyor. Üzerindeki gömleği çıkarmaya çabaladı.

Sakinleşti. Etrafına bakıp etrafını anlamaya çabaladı. Toparlandı deyip bir oh çekeceklerdi ki.
Başı yan tarafa düştü. Odanın içindekiler put gibi gözleri irileşerek Barbara’ya baktılar.. Nabzını kontrol edemediler. Mazlum onun masumca uyuyuşuna bakarak titreye titreye nabzını yokladı.
Ali Haydar yutkuna yutkuna yaralılara Barbara’nın şehit düştüğünü söylemeyelim, gidip köylülerle mezarını Orhan’ınkinin yanında kazmaya başlayalım dedi ve dışarı çıktı.
Munzur’un bütün divaneleri ölüleri ayaklandılar. Ayakları küçülüp yüreği büyüyenleri yalnız bırakmamak için, kendileri için taaa Alp’lerden gelen bu enternasyonalin kızı için çığlık çığlığa bağırdılar
‘Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür’ diyerek…
Zemheriden Yürekler Geçti. Bir tarihin bir destanın yaşanarak anlatılışıdır. İnsanlık ileride bir Komünizm panteonu kuracaksa ki kuracaktır. Bu destanın kahramanlarını da yaşatmayı unutmayacaktır…

 

 

 

 

 

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler