Takip Et

Çeviri

Mülteci krizi ile ilgili beş mit – Daniel Trilling

Daniel Trilling mülteci krizinin çözüldüğüne ilişkin siyasiler tarafından yapılan yalanları yazdı

Birinci Mit: “Kriz bitti”

2015 ve 2016’da haberleri kaplayan mülteci krizi, esasen Avrupa’ya sığınma talebiyle ulaşan insan sayısındaki keskin yükselişi ifade ediyordu. Gelişler şimdi azaldı ve hükümetler belgesiz göçmenlerin AB içinde hareket etmesini engelliyor; binlercesi güney Avrupa’daki kabul merkezlerinde veya kamplarda sıkışmış vaziyette, diğerleri ise yerleştikleri yerlerde yeni yaşamlar kurmaya çalışıyorlar.

Ama krizi 2015’te başlayıp sonraki yıl sona ermiş gibi görmek hata, çünkü altta yatan sebeplerde bir değişiklik olmadığı gerçeğinin üzerini örtüyor bu. Krize böyle bakmak, bugüne değin tertemiz kalan bir Avrupa’nın, onunla hiç ilgisi olmayan yabancı güruhlarınca ziyaret edildiği izlenimini verir yalnızca. Geçtiğimiz yılların felaketinin, Avrupa başkentlerinde hazırlanan göç politikaları ile olduğu kadar, bu kıta dışında gelişen olaylarla da ilgisi var ve ayrıca kriz, göçmenlerin kim olduklarına, neden geldiklerine ve bunun Avrupa için ne demek olduğuna dair bir dizi hatalı fikrin tetiklediği aşırı tepki ve panikten de oluşuyor.

Avrupa Birliği, istenmeyen göçmenleri uzak tutmak için muhtemelen dünyanın en karmaşık sistemlerinden birine sahip. Avrupa içindeki sınırların birçok AB vatandaşına hareket serbestisi ve pasaportsuz seyahat imkânı sağlayacak şekilde ortadan kalktığı 1990’lardan bu yana dış sınırları giderek militarize oldu. Uluslararası Af Örgütü, krizden önce 2007-2013 arasında, AB’nin çitlere, gözetleme sistemlerine ve kara veya denizdeki devriyelere neredeyse 2 milyar Euro harcadığını tahmin ediyor.

Teoride, uluslararası hukuk kapsamında sığınma arayışı ile sınırlardan geçme hakkına sahip olan mülteciler bu kontrollerden muaf olmalılar. Ancak gerçeklikte, AB, yurtdışındaki elçiliklerde sığınma talep edilebilmesi gibi yasal yolları kapatarak, insanların gerekli belgeleri olmaksızın AB içinde seyahat etmesine imkân veren ulaşım şirketlerine cezalar getirerek ve komşularıyla AB adına göçü kontrol edebilmelerini sağlayan anlaşmalar imzalayarak sığınmacıların AB topraklarına ulaşmasını olabildiğince engellemeye çalıştı. Ve AB içinde, Dublin yönetmeliği adı verilen bir düzenleme, sığınmacıları AB’de ilk geldikleri ülkede sığınma başvurusunda bulunmaya zorluyor.

2011 Arap ayaklanmalarının ardından, Avrupa’ya sığınma talebiyle Türkiye üzerinden veya Orta Akdeniz’i geçerek Kuzey Afrika’dan gelen insan sayısı yükselmeye başladı. Ama Avrupa, savunmasız insanların korunması yerine kendi güvenliğine öncelik vermeye devam etti. Aynı dönemde sınır güvenliğine 2 milyar Euro harcayan AB, mültecilerin kabul koşullarına tahminen yalnızca 700 milyon Euro harcadı. 2015-2016’da AB’de neredeyse 3 milyon kişi sığınma talep etti – ki bu sayı AB’nin 508 milyonluk toplam nüfusunun küçük bir kısmı – ama gelişleri kaotikti; binlercesi bu çaba içinde hayatını kaybetti. Ulaşan göçmenlerin çoğu, seyahatlerini Kuzeybatı Avrupa yönünde sürdürmeye çalıştılar ve Dublin yönetmeliğinin uygulanması geçici olarak çöktü.

Sınır savunmaları, çoğu zaman aslında çözmeyi amaçladıkları sorunları üretirler veya şiddetlendirirler çünkü düzensiz göçmenleri, çoğu zaman insan kaçakçılarına bel bağlayarak daha tehlikeli rotalar izlemek zorunda bırakırlar ve buna karşılık devletler daha da sert tedbirler geliştirirler. Kasım 2017’de, insan hakları gruplarından oluşan bir koalisyon, Avrupa’da “militarizasyon, sığınma yasaları, idari gözetim politikaları ve sınır dışı işlemlerinin” sonucu olarak 1993’ten bu yana hayatını kaybetmiş olan 33.293 kişinin adını içeren bir liste yayınladı. Ama Avrupa, sahillerine ulaşmaya çalışan binlerce davetsiz göçmeni kıtadan uzağa itelemeye devam etti. 5 milyonu ülkeleri dışında olmak üzere, 12 milyon Suriyeli savaş nedeniyle yerinden edilmiş durumda ve birçoğu halen acil insani yardıma muhtaç olmasına rağmen, Mart 2016’da Türkiye ile yapılan bir anlaşma, Suriyelilerin Avrupa’ya doğru hareketini azalttı. Afganistan giderek daha tehlikeli hale gelirken bile, Avrupa hükümetleri Afganları Kabil’e geri gönderme girişimlerinde ısrar ediyorlar. Sahra Altı Afrika’dan istenmeyen göçü engellemek için Avrupa çöl boyunca devam edip Kuzey Afrika’dan ilerleyen insan kaçakçılığı rotalarını durdurmak amaçlı anlaşmalar yapmaya çalıştı. İtalya STK’lerin deniz kurtarma operasyonlarını engelledi ve bu ülkenin gözaltı merkezlerindeki işkence ve kötü muamele iddiaları arşa çıkmış olmasına rağmen Libya’daki milislere ödeme yaptı. AB, Sudan’ın baskıcı diktatörü ile anlaşma yapabilir miyiz diye araştırdı; dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Nijer’de, Avrupa parası, askerleri ve diplomatları, kaçakçılığı durdurmak için Agadez çöl şehrine akın etti. Yüz binlerce savunmasız insan bu yeni politikalardan doğrudan etkilenecek.

Çoğu zaman krize yönelik “çözümler” düşünmeye teşvik ediliyoruz ama bunun bir sonu yok.

Savaşlar devam ettiği sürece – bazen Avrupalı ülkeler tarafından başlatılmış veya katıldıkları ya da silah satarak alevlendirdikleri savaşlar – insanlar onlardan kaçmaya devam edecek. Ve devletler istemediğinde bile göç etmeye çalışan başkaları da olacak. Ama hükümetlerimizin istenmeyen göçü önleme çabaları çözmek istedikleri sorunların kendisini yaratan veya şiddetlendiren bir hal alabilir. Kriz anında veya medya basıncına yanıt olarak alınmış göç kontrolünü sıkılaştırma kararları, İngiltere’de Windrush vatandaşlarının gördüğü muameleden Yunanistan’ın Ege adalarındaki berbat kamplarda tükenen binlerce mülteciye dek, çok ciddi ve uzun vadeli etkilere sahip olabilir.

Kriz yalnızca mültecilerin hareketleri değil, onları dışarı tutmak için tasarlanmış sınır sistemleri de aynı zamanda ve halen sürüyor.

İkinci Mit: “‘Mülteciler’ ile ‘ekonomik göçmenleri’ kolayca birbirinden ayırabiliriz”

Birçoğumuz ekonomik göçmeniz – kendi ülkelerimizde bile – ama bu söz mülteci krizinden bu yana yeni ve hakaretamiz bir anlam kazandı. Geçmişte İngiliz bulvar basınının “sahte sığınmacı” söyleminde olduğu gibi, insanların sistemi aldatmaya çalıştığını, onların varlığının sınırdaki sorunların sebebi olduğunu ve onları engelleyebilsek düzenin sağlanacağını ima ederek kullanılıyor. Aslında, göçün tarihi, varlıklı seçkinler dışında kalanların hareketini kontrol etmenin tarihidir.

Geçmişte, devletler, kölelik veya serflik ya da yoksul yasaları ve serserilik kanunları üzerinden kendi nüfuslarının hareketini sınırlama peşindeydi; bugün birinin kendi topraklarında serbestçe hareket etme hakkı, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde güvence altına alınmıştır. Birçoğumuz görece çok yeni olan bu hakkı hep varmış gibi düşünüyoruz. Bugünse, insanların uluslararası sınırlar arasındaki hareketleri sıkı bir şekilde kontrol ediliyor ve düzenleniyor. Dünya nüfusunun bir oranı olarak, uluslararası göçmenlerin – her türden – toplam sayısı, görece sabit kaldı: sosyolog Hein de Haas’a göre 1960’tan bu yana %3.

Malların, iletişimin ve belirli türde insanların her zamankinden daha büyük kolaylıkla hareket edebildiği bir çağda bu şaşırtıcı görünebilir, ama küreselleşme son derece eşitsiz bir süreç. Göçmenlerin oranında kayda değer bir yükseliş olmamasına rağmen, göçün kaynağı ve yönü değişti: De Haas ve Mathias Czaika’nın araştırması, insanların geçmişe göre çok daha fazla sayıdaki ülkeyi terk edip çok daha az sayıdaki ülkelere doğru yola çıktığını gösteriyor. İnsanlar, güç ve zenginliğin yoğunlaştığı ülkelere gidiyorlar. Avrupa ve özellikle de Kuzeybatı Avrupa, bu yerlerden biri. Hiçbir şekilde tek varış noktası değil – örneğin Afrika’daki göç çoğunlukla Afrika içi gerçekleşiyor. Ve Avrupa’ya yönelik göç çoğunlukla yasal olarak gerçekleşiyor: Avrupa’ya giren göçmenlerin tahminen %90’ı bunu izinle yapıyor. Ama zengin ülkeler, davetsizleri uzak tutmak için giderek daha ciddi çabalar sarf ediyorlar: coğrafyacı Reece Jones’un araştırmasına göre, 1990’da, 15 ülke sınırlarına duvarlar veya çitler örmüştü; 2016 başındaysa bu sayı neredeyse 70’e yükseldi.

Uluslararası hukuk mültecileri korumayı hedeflerken devletlerin kendi sınırlarının kontrolüne sahip olmasına izin veriyor fakat “mültecilik” siyasi bir statü ve kimin bu statüyü hak ettiği sürekli bir mücadelenin konusu. Kavram, hem uluslararası hukukta kimin sığınma hakkına sahip olduğunu açıklaması itibariyle hukuki bir anlama, hem de yerinden yurdundan kaçan birini anlatması itibariyle gündelik bir anlama sahip.

1951 mülteci sözleşmesi kapsamında mülteci, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu” için vatandaşı olduğu ülkeyi terk etmiş kişi olarak tanımlanmaktadır. Başlangıçta, sözleşme yalnızca Avrupalılara uygulanıyordu ve savaş bölgesinden kaçan herkesi kapsamıyordu; bu tür koruma ancak 1960’larda Afrika’da ve 1980’lerde Latin Amerika’da yeni bağımsızlık kazanan ülkelerden gelen baskı sonucu oluşturuldu. Ekonomik felaketler veya yıkıcı iklim değişikliği sebebiyle yurtlarını terk etmek zorunda kalan insanlar bu tanıma hiç dahil edilmedi. Bugün bile, sözleşme yetkiyi esasen ulus devletlere bırakmaktadır. Sözleşme, imzacılarını hiç kimseye sığınma vermeye mecbur etmez; yalnızca başvuruları değerlendirme ve insanları tehlikede olabilecekleri bir ülkeye geri göndermeme yükümlülüğü getirir.

Yirmi birinci yüzyılda sınır, yalnızca harita üzerindeki bir çizgiden ibaret değildir; insanları filtrelemeye yarayan, toprakların en dış kenarlarından kalbine kadar yayılan ve – Theresa May’in “düşmanca bir ortam”ı ile açığa çıktığı üzere – halihazırda o ülkede bulunanları da etkileyen bir sistemdir. Sığınmacılar özellikle karmaşık ve çoğu zaman şiddet içeren bir filtrelemeye tabi tutulmaktadırlar. Avrupa’nın sınırlarını geçtiklerinde, hareketleri kısıtlanır: kilit altına alınır veya şehir merkezlerinden uzakta izole bir şekilde barındırılırlar. Çalışma ve sosyal güvenliğe erişim hakları yoktur veya ciddi şekilde sınırlıdır. Başvuruları, çoğu zaman şeffaf olmayan, düşmanca ve tutarsız bir süreçle değerlendirilirken, özgürlüklerinin her an ellerinden alınabileceği tehdidi ile yaşarlar. Sistem onları, hayatlarının gerçekliğine her zaman uymayan kategorilere – mülteci veya ekonomik göçmen, yasal veya yasadışı, hak eden veya etmeyen – ayırmaya çalışır. Ve sistem çökerse, bu insanlar aylarca ve hatta yıllarca sürebilen hukuksal ve ahlaki bir gri alana mahkûm olurlar. Sicilya’dan haber geçtiğim dönem tanıştığım Mali’den bir genç adam olan Caesar’ın bana dediği gibi: “Birinin alnında ‘mülteci’, diğerininkinde ‘ekonomik göçmen’ yazmıyor ki.”

Üçüncü Mit: “‘İnsanî hikayeler’ anlatmak insanların fikrini değiştirmeye yeter”

Empati önemli ama daima bir sınırı var ve insanların haklarına erişebilmesinin bir önkoşulu olmamalı. Caesar, Sicilya’ya 2014’ün sonuna doğru, Akdeniz’de sürüklenen bir kaçakçı teknesinden İtalyan donanması tarafından kurtarıldıktan sonra vardı: gazeteciler Caesar gibi insanların hikayelerini öğrenmek istiyordu: nereden geliyorlardı, ne tür bir yolculuk yapmışlardı, başlarına gelen en kötü şey neydi… Ama takip eden yaz, dikkatler başka bir yöne kaydı. 2015 Ağustos’unda, Suriye ve Ortadoğu’nun başka yerlerinden daha önce benzeri görülmemiş sayılarda mülteci Balkanlar üzerinden uzun bir yürüyüş gerçekleştirirken Sicilya’daki evinde Caesar’ı ziyaret ediyordum. Budapeşte’nin Keleti istasyonunda velvele içinde Almanya’ya giden trenlere binmeye çalışan insanların görüntülerini başa sarıp gösteren televizyonu izlerken, Caesar ekranı gösterip şöyle dedi: “Görüyor musun? Kameralar artık buraya gelmiyor çünkü Sicilya’ya artık sadece siyahlar ulaşıyor.” Kendisi gibi insanların kaderine terk edildiğini düşünüyordu – medya tarafından ve sığınma başvurusu işlemlerinin yıllardır sürdüğü bir sistem tarafından.

Büyük bir felaket yaşandığında, gazeteciler anlaşılabilir sebeplerle oraya koşup en ivedi haberleri en kısa zamanda çıkarmaya çalışırlar. Bunun haklı bir sebebi vardır: insanlara sorunun ne olduğunu, kimin etkilendiğini ve nasıl bir yardım gerektiğini söylemek. Yardım kuruluşları ve STK’ler çoğu zaman kamu ile iletişimlerinde benzer bir mantığı izlerler. Bunun sebebi, savunmasız bireylere odaklanan çarpıcı “insan hikayelerinin” – çoğu zaman da çocukların – dikkati oradan oraya kayan bir kitlede sempati uyandıracağı fikridir.

Ama bu hikayelerin aynı zamanda yabancılaştırma potansiyeli de var. Size Caesar’ın Cezayir ve Libya’daki bir kaçakçı çetesinden diğerine devredildiği ve işkenceye maruz bırakılıp bir köle olarak çalıştırıldığı 18 ayı anlatsam, bu onun kim olduğunu ve yapmış olduğu tercihleri neden yaptığını, özellikle de hayatıyla ilgili bildiğiniz tek şey bu olursa, anlamanıza yardımcı olur mu? Peki ya benzer hikayelere sahip yüzlerce insan varsa? Bir noktada, kendimizi aşırı yüklenmiş hissederiz ve şalteri indiririz. Bazılarımız düşmanca hissetmeye bile başlayabilir: neden sürekli bu yabancılara üzülmemiz söyleniyor ki?

Dahası, medyanın bu konuları bir heyecanlı konudan diğerine atlayarak ele alışı, altta yatan sebeplerin – örneğin Avrupa’nın karmaşık sınır sistemi – araştırılmasını bir kenara itebilir. Ve dramatik istatistikler ve ilgi çekici cümleler kurmayı amaçlayan iyi niyetli girişimler, istemeden de olsa bir panik duygusuna neden olabilir. “Küresel mülteci krizi” fikri, bazılarında sempati yaratabilse de, başkaları için, UKIP’in Brexit kampanyasında kullandığı sözlerle, bir “kırılma noktası”nda olduğumuz duygusunu besleyebilir.

BM’nin mülteci kuruluşu BMMYK, bugün dünyada, ikinci dünya savaşından bu yana silahlı çatışmalar sebebiyle yerinden edilen en fazla sayıda insanın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru: Tahminen 66 milyon insan şu anda, ya kendi ülkesinde ya da ülkesinin dışında, yerinden edilmiş durumda. Ama bu insanların % 86’sı gelişmekte olan dünyada kalmaya devam ediyor; Avrupa gibi varlıklı bölgelerde değiller. Ve yakın tarihli çatışmalara rağmen, De Haas’a göre, mülteciler dünya nüfusunun yaklaşık % 0,3’üne tekabül ediyorlar ki bu küçük ve görece sabit bir oran. Mesele, kaynak ve politika meselesi, rakamların yüksekliği değil.

Bazı insanların önlerine konulan engellere rağmen neden başka yerlere hareket ettiğini anlamak istiyorsak, bu insanları durumlarının en kötü yanlarından veya en travmatik deneyimlerinden ibaret değil bütün bir kişi olarak görmemiz lazım. Caesar’ınki gibi yolculuklar yapmış bir sürü insanla tanıştım ve her biri çok farklı yollardan hayatının kontrolünü yeniden ele almaya ve gelecekleri konusunda kararlar vermeye çalışıyorlar. Caesar bana sıkıcı bir iş bulmak ve “geçmişi unutmak” istediğini söyledi. Bunun aksine Fatima (Nijerya’dan yine Sicilya’ya gelmiş bir kadın), Libya sahilinde şişme bir bota bindiğinde “Tanrı’yla bir pazarlık yapmış” ve hayatının geri kalanını kadın ticareti konusunda tehlikelere dikkat çekmeye adamak istiyor. Azad Suriye’den kaçmış çünkü Beşar Esad’a karşı ayaklanmaya başta sempati beslese ve Kürt kimliğiyle gurur duysa da, insan öldürmek istememiş.

Fakat tükettiğimiz bu hikayelerin, büyük oranda, kâr amaçlı şirketler tarafından üretilmiş metalar olduğunun ayırdında olmamız da önemli. Tüm diğer metalar gibi bunların da üretimi, değeri ve talebi piyasa güçlerince belirleniyor. Bu, hikayelerin merkezindeki kişilere zarar verebilir, krizden anladığımız şeyi çarpıtabilir ve hatta panik duygusunu besleyebilir ki bu da sonuç olarak resmi makamların panik içindeki yanıtlarını tetikler.

Dördüncü Mit: “Kriz Avrupa değerlerine bir tehdit”

Geçtiğimiz yıllarda “Avrupa değerleri” hem mültecilere ve göçmenlere destek vermek hem de onlara saldırmak için kullanıldı. Bir taraftan Macaristan’ın Viktor Orban’ı gibi demagoglar kendilerini Hıristiyan Avrupa uygarlığının savunucuları olarak konumlandırarak “Avrupa’yı Müslüman güruhun çiğnemesinden korumak” için göçmen karşıtı politikaları hayata geçirirken diğer taraftan, insani yardımdan yana olanlar sık sık, Avrupa Komisyonu’nun 2012’deki başkanı Jose Manuel Barroso’nun ortaya koyduğu ve AB’nin bir Nobel Barış Ödülü kazandığı zamanki gibi bir Avrupa vizyonuna başvurdular: “Savaşı ve totalitarizmi yenmiş bir milletler topluluğu olarak,” diyordu Barroso kabul konuşmasında, “daima barış ve insan onurundan yana olanların yanında olacağız.”

İki vizyon da hatalı. İlki Avrupa’nın, Hıristiyan, Müslüman, Yahudi ve seküler geleneklerin yüzyıllardır mevcut olduğu, farklılıklara sahip bir kıta olduğu gerçeğini silmeye çalışıyor. Orban’ın vizyonunun özellikle Batı Avrupa’da popüler liberal bir eşlikçisi de var ve Müslüman göçmenleri “Avrupa’nın” hoşgörü, özgürlük ve demokrasi geleneklerine tehdit olarak sunuyor: Bu da bu ilkelerin genellikle Avrupalı seçkinlerin şiddetli direnişine karşı verilen mücadelelerle kazanıldığı için var olduğunu göz ardı ediyor. Bugün Avrupa kıyılarına ulaşan mültecilerin çoğunun kendi ülkelerinde haklar ve eşitlik için benzer mücadelelerin parçası olmuş olmaları da ayrıca bir ironi.

İkinci vizyon ise Avrupa’yı dünyanın geri kalanı için bir umut ışığı olarak sunuyor. Avrupa’nın dünyayı iyi ya da kötü etkileme kapasitesine sahip bir büyük güç olduğu ve politikacılarımıza bunun iyi yönde olması için baskı yapmamız gerektiği kesinlikle doğru. Ama savaşı ve totalitarizmi yenen Avrupa ülkelerinin birçoğunun aynı zamanda, kısmen Avrupalıların ırksal olarak üstün olduğu fikriyle meşrulaştırılmış fetihler yoluyla kurdukları devasa imparatorlukları yöneterek zengin ve güçlü hale geldiği gerçeğini unutursak, bu iyi dilekler havada kalır. Ve Avrupa’nın birliği, birliğin kurucu belgelerinde, Avrupa’da gelecekte savaşlar yaşanmasını önlemenin yanı sıra, bu emperyal gücün muhafazasının da bir yolu olarak algılanıyor.

Mülteci krizini ve ona verilen yanıtların bazılarını anlamak için, Avrupa ırkçılığını mazide kalmış bir şey olarak görmek yerine, onun varlığını hala sürdürdüğünü kabul etmek çok önemli. Büyük anne ve babaları Avrupalı hükümdarlarınca insan muamelesi görmemiş eski Avrupa sömürgelerinden binlerce insan geçtiğimiz yirmi yıl içinde Akdeniz’de boğuldu ve bu ancak Avrupalıların artık görmezden gelemeyeceği bir raddeye gelince bir “kriz” olarak kabul edildi.

2015’te, BM’nin göç özel raportörü krizi epey hafifletebilecek iki yanıt önermişti: Suriye’den gelen mültecilerin uluslararası ölçekte kitlesel yeniden yerleştirilmesi ve ekonomik göçmenlerin, sonu ölümle bitebilecek gizli rotalara mahkûm olmaksızın gelip gidebilmesini sağlayacak geçici bir çalışma vizesi düzenlemesi. Bu önerilerin gerçekleşmemesinin tek nedeni, Avrupa hükümetlerinin isteksizliği. Avrupa içinde yerel siyasi basınçlar mevcut ve devletler arasındaki çatışma ve anlaşmazlıkları çözebilecek uluslararası sistem içinde de daha genel bir kriz söz konusu.

Bugün bile, tartışmanın çoğunu, insanların mücadelelerinin geldikleri arka plana bağlı olarak göz ardı edildiği veya önemsizleştirildiği bir acılar hiyerarşisi işgal ediyor ve göçmenlerin terk ettiği ülkelerin durumunda Avrupa’nın ya tarihsel olarak ya da mevcut hükümetlerin askeri ve ekonomik politikaları üzerinden nasıl bir rol oynamış olabileceği gündem edilmiyor. Ve Avrupa ülkelerinde yeni gelen mültecilerin karıştığı gerginlikler ortaya çıktığında, birçok yorumcu, derinlikli bir yanıt geliştirilmesi gereken bir olaydan hemen Müslüman azınlığın Avrupa için varoluşsal bir tehdit teşkil ettiğini ilan etmeye atlıyor. En aşırı ucunda bunlar, Avrupa’nın geçmişinden çok iyi bildiği bir soykırım mantığına bürünebiliyor.

Bunu kabul etmek zorunda değiliz. Kriz konusunda daha dürüst bir diyalog kendi geçmişimizle de bir hesaplaşmayı içerecektir. Ve bunun için iyi bir başlangıç noktası, Avrupa’nın, bugün Avrupa’ya ölümcül yolculuklara çıkan göçmenlerin çoğunun halihazırda hayatlarının bir parçası olduğunu kabul etmek olacaktır. Bir keresinde Güney İtalya’daki bir kabul merkezinde mahsur kalmış Batı Afrika’dan bir grup erkek “Geçmişi hatırlıyoruz, köleliği hatırlıyoruz; dünya savaşlarını başlattılar ve onlar için biz savaştık,” demişti bana. Bu suçu veya sorumluluğu paylaştırmak meselesi değil. Dünyanın “Avrupalı” ve “Avrupalı olmayan” diye kolayca ayrılamayacağını kabul etmekle ilgili. İngiltere için olduğu kadar Avrupa’nın geri kalanı için de geçerli, İngiltere bu siyasi birlikten ayrılsa bile böyle. “İnsanlar, ‘İngiltere’ye neden mülteci geliyor?’ diye sorduğunda hep şaşırıyorum,” demişti Zeynep. Kendisi Irak’taki İslam Devleti’nden kaçıp üç küçük çocuğunu kamyonlarda saklanarak Calais üzerinden İngiltere’ye getirmiş. “Onlara şöyle cevap vermek istiyorum: ‘Irak İngiltere ve Amerika tarafından işgal edilmemiş miydi?’ Onların buraların nüfusunun ne acılar çektiğini görmesini istiyorum. İnsanların aradaki bağlantıyı görmesini gerçekten istiyorum.”

Beşinci Mit: “Tarih kendini tekrar ediyor ve yapabileceğimiz bir şey yok”

Soykırım Avrupalı vicdanların yüzeyinden hiçbir zaman uzaklaşmadı. Ve mevcudiyeti mülteci krizine verilen bir dizi tepkide – Avrupa’nın eyleme geçmesi gerektiği üzerine büyük siyasi açıklamalardan, İngiltere’nin çocuk mülteciler konusundaki tartışmada Kindertransport’a (çocukların Nazi soykırımından kurtarılarak taşınması) atıfta bulunulmasına ve Avrupalı yaşlı Yahudilerin bugünün yerinden edilmiş göçmenlerine sınırı geçmeleri için yardım etmesine dair hikayelere kadar – hissedildi. Ama bu bizi tarihin bir Schindler’in Listesi yorumuna götürebilir – ya felaketi savuşturan ya da bizi daha büyük bir suçtan aklayan tek bir dramatik kurtarma anı.

Bu tarihin farkındalığına sahip olmak önemli ve bizi eyleme geçmeye motive edebilir ama bugünle geçmiş arasında ciddi farklar da var. Mülteci koruma sistemimiz esasen iki dünya savaşının Avrupa içinde sebep olduğu büyük nüfus hareketleri ile baş etmek üzere oluşturuldu. Şimdi artık mazide kalmış olarak bu büyük çalkantılar moral bir ders gibi ele alınıyor – Avrupa’nın birçok ifade edişinden biri ile: “Bir daha asla”. Ama Avrupa’da yerinden edilme krizinin bir başı ve sonu olsa da, dünyanın çoğu için yerinden edilmeler devam ediyor; sebepleri net bir şekilde çok daha karmaşık; ve merkezindeki insanlara daha az önem veriliyor. Bunlar çoğu zaman haber bile olmuyorlar ve Avrupa’nın vizyonundan hızla gelip geçen bir gölgeye indirgeniyorlar.

Fakat dikkatimizi vermemiz hayati önemde, sadece insanî sebeplerle de değil, yerinden edilme liberal demokratik toplumlarda tehlikeli bir zayıflığa işaret ettiği için de aynı zamanda. Belirli hakları temel ve evrensel kabul ediyor olmamıza rağmen, bunlar çoğu zaman bir ulus devlete mensubiyet üzerinden teminat altına alınıyorlar. 1951 tarihli Totalitarizmin Kaynakları kitabında Hannah Arendt, devletlerin iki dünya savaşı arasında Avrupa’da yerinden edilmiş insanların haklarını güvenceye alamamasının diktatörlüklerin yolunu döşediğini savunmuştu. Devletsizlik insanları kanunsuz durumuna düşürmüştü: yaşamak için yasaları çiğnemek zorunda kalıyorlar ve suç işlemeden bile hapse düşüyorlardı. Mülteci olmak zaten size söyleneni yapmamak demektir – yaparsanız muhtemelen evde kalmış ve öldürülmüş olursunuz. Ve sonra da yakın tehlikeyi atlattıktan sonra bile kuralları eğip bükmeye, gerçek olmayan şeyler söylemeye, kendinizi gizlemeye devam edersiniz çünkü düşmanca bir sistemle baş etmenin yolu budur.

Fakat milyonlarca yerinden edilmiş insanın varlığı aynı zamanda evrensel insan hakları fikrinin altını oymak isteyen rejimler için de güçlü bir araç haline geldi. “Bakın, böyle bir şey yok, ancak bir ulusun parçasıysanız haklarınız olabilir,” diyebildiler. Hükümetler bu sorunu çözmek yerine istenmeyen göçmenleri bastırma yoluna gittiler. Polisin yetkilerini, dönüp dolaşıp kendi vatandaşlarına karşı da kullanabilecekleri şekilde arttırdılar. Bunun yalnızca totaliter ülkelerde değil Batı Avrupa demokrasilerinde de yaşandığını savundu Arendt.

Bunun, Avrupa hükümetlerinin oluşturmakta olduğu yeni yetkiler ve güvenlik altyapısı ile – İngiltere’nin “düşmanca ortam”ından ve Avrupalı vatandaşların göçmenlere yardım etmesini suç haline getiren yasalardan İtalya’nın yeni, aşırı sağcı içişleri bakanının sınır dışı edilmeleri arttırmaya yönelik bir planın parçası olarak önerdiği “geçici kalış tesislerine” kadar – rahatsız edici benzerlikleri var. Arendt, çoğu zaman yansıtıldıkları gibi barbarlar (Avrupa’nın güvenliğini ve kimliğini tehdit eden bir “yasadışılar” güruhu) olmaktan öte, hiçbir hakka sahip olmayan insanların, “medeniyetten olası bir gerilemenin ilk işaretleri” olarak belirdiği uyarısını yapmıştı.

Ama Arendt bir tehdide işaret eder, kaçınılmazlığa değil; daha da önemlisi, hükümetler seçmenlerin baskısına yanıt vermektedir. Örneğin 2015 sonbaharında, uluslararası medyada dolaşan, denizde boğulmuş Alan Kurdi bebeğin fotoğrafına verilen kamuoyu tepkisi, İngiliz hükümetini Suriyeli mültecilerin İngiltere’de yerleşmeleri için bir plan geliştirmek zorunda bıraktı.

Bazı politikacıların halkı herkesin yararına var olan hak ve korumalardan nasıl vazgeçirmeye çalıştıkları konusunda uyanık olmalıyız. “Mültecilerden önce bizimkilerle ilgilenmeliyiz” diyen yetkili ağız her kimse, muhtemelen ikisi de umurunda değildir. Ve kolektif eylemin önemini de görmemiz lazım. Bu krizin, bir veya daha fazla politika kararının mültecilerin ortadan kaybolmasını sağlayacağı anlamında bir “çözümü” olmayacak.

Mültecileri savaşlar üretir. İnsanlar yaşam kalitelerini arttırmak için yola düşmeye devam edecekler, sırf aşırı yoksulluktan da değil, küresel kültürle ve küresel iletişim ağlarıyla bağlı oldukları için. İklim değişikliği geçtiğimiz yıllarda gördüğümüzden çok daha yüksek sayılarda yerinden edilmeler yaratma potansiyeline sahip; savaş mültecileri için olduğu gibi, bu insanlar da muhtemelen en büyük etkiyi hissedecek olan yoksul ülkelerden olacak. Bunların olup olmaması bizim kontrolümüzde değil; önemli olan nasıl yanıt ürettiğimiz ve bu krizin hatalarını tekrarlayıp tekrarlamayacağımız.

Düşüncelerinizin mevcut kategorilerle sınırı olmasına izin vermek zorunda değilsiniz. Mevcut mülteci hukuku sisteminin sunduğu korumaları sınırlılıklarını kabul ederek savunmak mümkün. Politikacılar “hakiki” mültecilerle diğer düzensiz göçmenler arasında bir ayrım yapmaya çalışabilir ya da ekonomimiz insanların hayatlarına işçi olarak kullanışlılıkları üstünden değer biçebilir. Ancak bunlar bizim o insanların daha az insan olduğunu ya da deneyimlerinin daha az gerçek olduğunu kabul etmemiz anlamına gelmez. Mülteci hukuku bazı tür yerinden edilmiş insanlar için elzem bir koruma sağlıyor, hepsi için değil. Güç ve zenginliğin eşitsiz dağıtıldığı bir dünyada hazırlanmış yasalar olarak, daima güçlülerin kaygılarının bir yansıması oldu. Hak eden-etmeyen ayrımını ne kadar katı yaparsak, bizim adımıza uygulanacak şiddeti de o kadar kabul etmiş oluruz.

2015 boyunca Avrupa “rüyası” gören mülteciler hakkında haberler izleyip okudum. Belki de durum şu; hepimiz zaman zaman bir idealin peşine düşeriz. Ama bu, hayali kuran adına belirli bir naifliği de gösterir, yani biri geri kalanımızın paylaşmadığı bir illüzyonun peşine düşmüştür. Bu onları küçültürken bizi yüceltir. Avrupa kamuoyu açısından ve dünyanın diğer zengin kısımlarındaki kamuoyu açısından, şunu düşünmek rahatlatıcıdır: bizimki gibi hayatların hayalini kuruyorlar – bizim varoluşumuzu idealize ettikleri için onları kim suçlayabilir ki?

Ancak “rüya” kelimesinin daha az rahatlatıcı “istemek” ve “gerekmek” kelimeleri yerine ne kadar sık kullanıldığı çok çarpıcı. Bu kişi Avrupa’ya ulaştı ve amcasının yaşadığı İngiltere’ye gitmek istiyor. Siz de öyle istemez miydiniz? Bu kişinin çalışmak için Avrupa’ya gitmesi gerek.  Neden kendi ülkesinde geçinemiyor? Bir insan niye bu koşullara katlansın? Onların hareketlerini sınırlamak kimin çıkarına? Ve göçmenlere böyle aldırışsız davranan bir ülkenin kendi vatandaşlarına da benzer davranma olasılığı nedir? Sormamız gereken sorular bence bunlar.

Kaynak: The Guardian

Günün Haberleri

Çeviri konulu diğer haberler