Takip Et

Makaleler

Müslümanların Yeşil Kuşak Proje Serüveni ve Ortadoğu Çıkmazı -5

“Yeşil proje” süresince Sünni geleneğin Vahhabi ve Selefi inanç anlayışı önemli bir ihraç kaynağı olmuştur. Sosyalist düşüne ve de komünizme olan tepkileri, onu bir “tehlike” kaygısıyla bu inanç grupları Amerikan ve uluslararası emperyalist güçlerin himayesinde kullanılan, harcanan – “düşman cephesinde” bir savaşın bayraktarlığı olarak tarihe kaydedilmiş işbirlikçilerdir. Bu “projenin” yükseliş ve yok oluş serüveni Müslümanlar arası çatışmayla aynı denklem (mevcut durum) üzerinde bir “kazanımın” ötesinde, taraf olma konumuyla yok olmaya mahkum oldular.

Ortadoğu halkı işgalci güçleri neden mi sevmez?

Batılılar Arapları sevmezler ve Ortadoğu halklarına karşı olabildiğince önyargılıdırlar. Onlar Arapları sadece ve sadece petrolünü ve parasını hep sever olmuşlardır. Bir de en çok onların ihtatkarlığını.

“Araplar hilebazdırlar, yıkanmazlar ve dilenirler” (1)

Halkları böylesine aşığılamanın kökeninde aşırı derecede bir düşmanlık duygusunun beslenmesi, özünde onların başka ulusların toplum değerlerini aşağılamalarında ve hiçe saymalarında yatmaktadır. İki önemli gerekçenin bu ön yargılara neden olduğunu düşünmek mümkün: Birincisi; dinsel çelişkiler, ikincisi ise Arap ve İsrail çatışmasının nedeni olduğu (din, kültür, toprak) ve yıllar boyu devam ede gelen kanlı çatışmalardır. Bu saptama son tahlilde Samuel Huntington’un (kültürler arası çatışma tezi) izinde yürüyenleri güçlü kılarken, Ortadoğu halklarının İsrail halkı ile olması gereken dostluk ve kardeşlik ilişki ve yakınlaşmasının ters yönde ilerlemesi anlaşılır olduğu bir gerçektir. Emperyalist güçler her koşulda  İsrail’i desteklemiş, Filistinler kıyım ve gözyaşına terk edilirken – arzu edilen barış ve mevcut sorunun çözümü noktasında ne bir somut adım atılmış ve ne de gelecek perspektifi olan karanlık bir adadır, Ortadoğu çemberinde bulunan Filistin gerçeği.

Huntington’un ‘kültürler arası çatışma’ tezi, günümüzde tersine bir işlev gördüğünü söyleyebiliriz. Genel beklenti Müslümanlar arası farklı din kesimlerinin bir savaş (çatışma) beklentisinde kurgulanan gelecek bahsedilir olmuştur.  Ancak, sözkonusu ‘kültür çatışması’ “yeşil”lerle birlikte günümüze dek süregelen bir gerçek vardır– bunun adını koymak gerekirse;  Müslümanlar arası din ve mezhep çatışmasıdır. Bugün dünya coğrafyasına bir göz attığımızda, Müslümanlar arası toplu katliamlar, cami bombalama vs’ler hep din ve kültür farklılığı gerekçe gösterilerek olmuştur. Bu sekter kavgayı tetikleyenlerle birlikte, katledilenler cehennem duvarını döktükleri kanla ördüler. Bir anlamda; “yeşil projesi” bu katliamlara giden yolu meşru ve güçlü kılmıştır.

Bu insanlık dışı olayları meşru gören, hayatın doğal akışı içerisinde bir yaşam tarzı olarak kabullenenlerle birlikte, dine bağlı ve dini terminolojilerle uydurulan kılıfla -yaşananlara bir süreklilik sağladılar.

Denilebilinir ki, tanrısız bir dünyada insanlık belki de daha iyi olurdu!..

Yazarın deyimi ile “tabiat bağışlamaz”, ancak yabanlığın ve vahşiliğin kin ve nefret duygusu ne biter ve ne de düzelir. Çünkü ilkel düşünün hafızası nefret ve öç almakla doludur. Bütün bilinci “yenilemek” ne de “gelişimi” kabullenmek değildir amaçları. Dolayısıyla bütün bilinç kaydı intikamdır. Bunun esas nedeni ise, onlar ısrarla, dualarla yol zihinlerini, yaşamın nesnel gerçekliğini dini envanterden okuyarak umut beslerler. Dini temel referans alan güçler, kadavraya asıllı cennet bekçileridirler. İnançları uğruna hiçbir tereddüte yer bırakmadan, ‘kendilerinden olmayanların katli vaciptir’ tezinden hareketle yola çıkanlar – “kutsal amanetin korunması” iddiasıyla hayat bulmaktalar. Zira, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamında 33 canın canlı canlı yakılması olayı – özünde “yeşil”cilerin inanç ve ideolojik perspektifiyle iç içe geçmiş aynı mantığın kör karanlıĝında beslenenler olmuştur.

Bu vurgularla denilebinilir ki; din ve mezhep her dönem ve koşul altında birleştirici olmadığı gibi – insanları ayrıştıran, “onlar” ve “biz’i” körükleyen bir düşünü güçlendiren sonuç olmuştur. Kimileri bunu bir bilinç altı olarak yaparken, kimileride bunu bir fırsat kollayıp kendi düzenini sağlamanın peşinde koşanlar olmuştur.

ABD ve diğer Batılı güçler; tıpkı dönemin Latin Amarekika’sında (1950 – 1990) olduğu gibi, 50’li yılların başından beri Ortadoğu’da “demokrasiyi tesis etmek” gerekçesiyle tam bir “askeri darbe” ve işgal mantığıyla hükmetmektedirler. Bütün ulusal zenginliklerine el koyarken, her şeyin “demokrasi için” olduğu savıyla döktükleri binlerce insanın kanını hiçe saymaktadır. İşgalci güçler bu yolculukta “yeşil”leri de kendilerine takviye ederken, varlık nedenini daha uzun vadeli ve kalıcı olmayı görünürde başarır oldular. Tarihten beri, çıkar grupları kendi bölgesel denetimini tasfiye veya feda edip, homejen anlamda egemenliğini bütün güçlerin üstünde tutan bir ulus devletin yaratılmasına tahammül eden bir olumluluk örneğini de gösterememişlerdir. Bu da, o bölgedeki topluluk yapısının feodal düzenin en genel yansımasıdır. Ortadoğu’daki bu yapı; aşiret ve toprak sahiplerinin ayrıcalıklı çıkar konumu ısrarla ön planda tutulurken, dünyada örneğine az rastlanan bir feodal düzenin acımasız temsilcisi olmuştur.

Bölgenin ulusal anlamda bir bilinç erozyonuna uğramasının önemli nedenlerinden biri de, Ortadoğu topluluklarinin sosyal bir devlet olabilme özlemini taşımak değildir. Bunun yerine, “Pan-İslam” olgusuyla beslenmiş olmaları –ve hayatın bütün gidişatına dini ve feodal (mezhep) çıkar ve çözüme bağlamaları olmuştur. Bu yapı ister istemez bölgenin dış bağımlılığını daha uygun hale getirirken, işgalci güçlerin oyun alanını daha da pekiştirir olmuştur. Şüphesiz Batı’nın bölgedeki hiçbir müdahalesi bölge halkı tarafından yanıtsız bırakılmamıştır. Ancak, tüm bunlara rağmen, halkın memnuniyetsizliği belli tepkilerin ötesine gidememiştir. Sözü edilen tüm tepkiler, hep “Batı karşıtı”  “İslamcı” veya “milliyetçilik” noktasında yoğunlaşmıştır. 1945’lerden sonra Ortadoğu’da yoğun bir “Batı karşıtı” eğilimin sürekli gündemde olması dikkat çekicidir. Ancak tüm bunlara rağmen bölgenin siyasal ve sosyal talepleri farklı kimliğe bürünmüş ve nihayetinde “Pan-Arap” söylemleriyle ulusal kimlik tarzındaki bir oluşumla içeriği doldurulmustur. Diğer bir ifadeyle, bölge halkları sorunlarının çözümünü devamlı “İslamlaş-mış” bir Ortadoğu ekseninde aramak gibi bir saplantının içinde hayat bulmaya yeltenmiştir. Ortadoğu’daki bu devşirme, toplumsal gelenek ve değerler dış müdahaleleri ve isbirlikçi yapının öne çıkmasını kolaylaştırmıştır – objektif niyeti ne olursa olsun, subjektif olarak her tür işgale davetiye çıkarmıştır. Bölge halklari arasında ne ciddi bir dayanışma, ne ciddi bir işbirliği ve ne de farklılıkların kabul gördüğü bir uzlaşı anlayışı söz konusu olmuştur.

“Ulusların yapması gereken, barışta birbirleri için en iyi olanı, savaşta da birbirlerine en az zararı vermektir.” (2)

Emperyalist güçler ısrarla Ortadoğu’da “yeni” bir yapılanmanın şekillenmesi için bir dayatmada bulunmuşlardır. Bunu esas alırken, amaçlarının da mevcut durumun (dengeyi) sürdürebilirli-ğini sağlamaktı.

Kime yarayacaktı bu?

Elbette bölgenin siyasal yapısını ve zenginliklerini elinde tutan ve işleten güçlere. Bölgede süregelen istikrarsızlık, halkın istem ve talepleri tersine sonuc vermistir. “Zor” ve “dayatma” ile statüko ancak korunabilinmiştir. Petro dolar Batı’da istiflenirken, içerde de aynı ağırlıkta iç baskılarla çürümeye yüz tutmuş feodal köhne düzenin devamı şeklinde dış dünyaya bir Orta-doğu resmi veregelmiştir.

Din ve mezhep üzerinden hayat bulmaya yeltelenen Ortadoğu gerçeği; gerici yönetimlerin işbirliğiyle, hep Batı ülkelerinin açık sömürgesi olarak kalmış ve istikrarsızlığın devam ettiği bir profil çizmiştir. Suriye, Ürdün, Irak, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Kadafi Libya’sının önce ve sonrası, Yemen, Umman, Kuweyt ve diğer küçük Arap ülke toplulukları; Batı’nın 1950’ler sonrasında uluslararası güçlerin açık işgaliyle karşı karşıya kalmış bir gerçekliği yaşamaktadır. Tüm bu dış dayatmalarla bölge ülkeleri rehin alınmıştır. Onlar, ısrarla tarih boyu varlık gücünü din ve mezhep üzerinde kurgulanan çölün cehennem sıçaklarında ararken– ancak varlık gücünü sürdürmekle yetinmiştir.

İşgalci güçlerin Ortadoĝu üzerinde süregelen oyunu, 2000’li yıllarda da hız kesmeden devam etmiştir. Bir BOP’un (Büyük Ortadoĝu Projesi) uygulanması gerekiyordu. Bu projenin daha etkin ve kapsamlı olabilmesi için GOP (Genişletilmiş Ortadoĝu Projesi) düzeyinde bir değişim hedefleniyordu (BOP ve GOP’le ilgili yazı dizisini sonraki bölümlerde ele alacaĝız). Uluslararası işgalci güçlerin bölge üzerindeki faaliyetleri “denge” ve “denetleme” stratejisine baĝlı kalarak öne çıktıĝını gözlemlemekteyiz. Zira, dönemin Sovyetlerine karşı kullanılan “yeşil projesi”nin ve onun ideolojik temsilcisi olan radikal İslam, emperyalist güçlerin yeni bir Ortadoĝu sistem kaynağı olarak gördükleri bu güçler – BOP ve GOP’un “başarı” öyküsü olmustur.

Bu siyasal sürece ev sahipliği yapan güçler; geçmiş dönemde kendileri “yeşil”lerin üst düzeyde kadroları olarak birçok faalitete yer almış, “yeşil proreje” ile ilişkileri geçmiş dayanan -ve bugünün birçok Müslüman ülkesinde Devlet Bakanlıĝını veya Cumhurbaşkanlıĝını yapan yöneticilerdirler.

2010’da Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da “Arap Baharı” ayaklanması başlarken, 2011’de bunun en kanlı versiyonu Suriye’de baş gösterdi. Din ve mezhep talebinin ısrarla ön planda olduğu bu ayaklanmalarda, bir “savaş” konseptinin işlendiği ve başka ülkelerin müdahil olduğu bir savaş gerceği söz konusuydu. ABD, Suudi Arabistan, Katar, BAE ve Türkiye gibi ülkelerin Süriye’deki iç catışmaları finanse ve de askeri desteğin verildiği bir savas alanına dönüştürüldü. Șam yönetimi en büyük tehdit olarak görüldü, milyonlarca insan yaşamını yitirirken, ülkesinde 11 milyon insan yer değiştirirken ve 5 milyonu aşkın Suriyeli’ninde ülkesini terk etmek zorunda kaldığı bir süreç yaratıldı. Adı geçen bu ülkelerin desteğiyle, Suriye’de CIA’nın (Merkezi Haber Alma Őrgütü) denetiminde Vahhabi ve Selefi örgütleri bir araya getirildi ve iç savaşta temel aktör oldular. Bu iki grubun tipki “yeşil projesi” boyunca, Suriye’de de verilen savaşta belirleyici rol oynadılar.

Suriye’de ki savaş taraftarları bir Libya parçalanmışlığının Suriye’ye taşınma çabası ısrarla öne çıkarken, çatışma alanındaki cihatçıların güç oluşumu ve sözkonusu ülkelerin yoğun desteği bile sonuç vermedi. Libya’daki açık işgal ne Suriye’de ve ne de bir başka Ortadoğu ülkesinde olabildi. Suriye’de, Rusya ve İran’nın varlık gücü (askeri güç, jeopolitik nedenler, Șii nufusun yoğunluğu vb) karşısında doğabilecek “açık savaş” ortamını göze alamadılar. Bu mevcut durumdan hareketle, belki de emperyalist güçler Suriye’de bir Libya versiyonunu yaratmak yerine, “arka planda” kalarak varlık gücünü denetlemeyi daha risksiz görmüştür.  Bir Suriye işgali yerine, emperyalist güçler (işgalçiler) son elli yılda yaratılan ve denetlenen statikonun korunmasını yeğlemiştir – bu nedenle açık işgali göze alamadılar. Emperyalist güçlerin görünürde Suriye’de en cok başardıkları şey, istikrarsız bir ülke konumuna getirilmiş olmasıdır. Başaramadıkları tek şey ise, parçalanmış bir Libya’nın Suriye’ye taşınmamış olmasıdır. Suriye’deki bu gerçeklik, bütün savaş ortaklarının suç üstü yakalanmasını sağlamıştır.

 

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar:

  • Butt, Gerald, “The Arab World”, BBC Books, Londen 1987, s. 11.
  • Montesquie, “The Spirit of the Laws, Weidenfeld and Nicolsen”, London 1966, (aktaran: Hall, A. J., “Devlet”, 2000 Ankara, s. 145).

 

A. Can Ataş

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler