Takip Et

Makaleler

Öğretmen Dünyayı değiştirir!

Aydınlar ve öğretmenler arasında bir bağ kurarak düşüncedeki süreklilik ilkesine ulaşılabilir mi dersiniz? Aydınlar gibi öğretmenler de toplumun aydınlanmasında (bilinçlenme demek istiyorum) belirleyici bir işlev görürler. Yine de bütün aydınlar ve öğretmenler aynı kefeye konulabilir mi, sorusu ciddi bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Bu yüzden olsa gerek A. Gramsci “aydın diyalektiği”nden hareketle “organik aydın” ve “geleneksel aydın” ayrımını yapmıştı. İlki, düzene ve sermayeye hizmet ediyor, diğeri düzeni değiştirmenin çabası içindedir. Aynı ayrımı eğitimci camiası için de yapmak olasıdır

Bu sene 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, başlıktaki şiar ile kutlanıyor. Eğitim Sen’in yaptığı kutlamalar, eğitimcilerin hak ve özgürlükleri için mücadele çağrılarıyla sürüyor. Bu çerçevede düzenlenen etkinliklerden birisi de Yunus Emre Kültür Merkezi’nde yapıldı (Bakırköy-İst). Yüzlerce eğitimcinin ve emekçinin katıldığı etkinlikte konuşmalar yanında şarkılar, türküler de söylenmekle birlikte bir de kokteyl ikramı yapıldı. Çok sayıda dost ve arkadaşla karşılaştığım kutlama etkinliğinde öne çıkan “Öğretmen Dünyayı Değiştirir” sloganını odak noktası alarak eğitime dair bazı düşünce ve yargılarımı dile getirmek niyetindeyim.

Eğitim Diyalektiği” veya “Eğitimin Diyalektiği

Öncelikle hatırlatılması gereken, sözü edilen sloganla “öğretmen” ve “değiştirme” arasında bir bağ düşünülmüş olmasıdır. Değiştirmeye vurgu yapan her anlayış eskiden beri ilgimi çeker. Değiştirme kategorisini rehber edinen eğitimci ise sermaye çağında ve düzeninde sevilmez. Eğitimcinin ve eğitimin masum olduğunu söyleyemeyiz elbette. Bu yüzden genel ve gevşek bile olsa eğitimin tanımını yapmak da kolay görünmüyor. “Eğitim diyalektiği” veya “eğitimin diyalektiği” terimi gibi ifadeler kullanmak zorunlu görünüyor.

Sermaye düzeni, hak ve özgürlük mücadelesi veren kesimleri sokak ve meydanlardan sürdükçe insanlar salonlara, salonlardan püskürttükçe evlere; oradan sürülenler yeniden sokaklara, yeniden caddelere doğru akacak gibi görünüyor. Saldırı, korku ve baskı politikalarına karşı eğitim emekçilerinin kadınlı erkekli salonları doldurması da bunun basit bir örneği ve kanıtı olarak değerlendirilebilir. Anlaşılıyor ki toplum, tehditler altında sindirilse de haklı olduğuna inandığı sürece her türden tehdidi göze alıyor ve varoluşunu gerçekleştirmenin mücadelesini veriyor.

Böylesi salonlarda bir araya gelenleri bir “yığın hareketi”nden çok organik ve de bilinçli bir toplum olarak ele almak gerekir. Bu yüzden böylesi mekanlarda empati yoğunluğu, belirgin haldedir. Ortak maddi çıkarlar yanında manevi, politik ve felsefi yakınlık da ilişkilerde baskın özellik olur. Yakınlığın yoğun yaşandığı ortamlarda ise insanlar kendilerini mutlu hissederler. Salondaki insanların duruş ve davranış biçimlerinden, yüz şekillerinden, mimiklerinden bunu anlamak mümkündür. Bir arada olmanın, salonun dopdolu olmasının da bu kendini mutlu hissetme durumunda etkisi vardır.

Değiştirme Kategorisine Vurgu

Kimin İçin ve Nasıl Eğitim?

Eğitimci veya öğretmen; sınıfı ve salonu seven kişidir. Eğitimin tek tek değil de toplu olarak ve salonlarda yapılması gerektiğinin tarihi çok eskidir. Yine de öğretmen ve öğrencinin sınıflara, kapalı salonlara hapsedilerek eğitimin yapılması anlayışı, üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirir. Buna kuşkulu yaklaşanlardan birisi Fransız filozofu J. J. Roussau (Ruso) olmuştu. Yazdığı eğitimbilim kitabında (Emile) eğitimi, doğa ortamında yapmayı savunmuştur. Sınıf ve salon; itaati, disiplini, sıradanlaşmayı kolaylaştırabiliyor. Eğitimde disiplinin baskın olması, belirli kuralların ve uygulamaların planlı hale gelmesi, modern devletlerle birlikte gündeme gelmiştir. Bu devletlerin asıl amacı, kuşkusuz ki toplumu aydınlatmak, insanlığı ilerletmek değildir. Kendi düzenini ayakta tutabilsin, kendi yasalarını toplum kolay öğrensin, fabrika koşullarına çabuk uyarlansın diyedir. Çünkü egemen sınıflar, gerçek anlamda eğitim, aydınlanma ve bilinçlenme olduğunda, bu aydınlanmayı ve bilinçlenmeyi yaşayanların kendi düzenlerini değiştirip yıkacaklarını bilmez değillerdir. İşte Eğitim Sen’in “değiştirme” kategorisine vurgu yapması bu açıdan önemlidir.

Eğitimin pek çok açıdan tanımı yapılabilir. Tanımda “değiştirme” kategorisini göz ardı eden tanımlama, olguya en uzak olanıdır denilebilir. Basitçe bakıldığında bile eğitim, çocuğa veya yetişkine yeni özellikler katarak onu farklılaştırmaya çalışan bir uğraş olarak ele alınmaktadır. Terimin etimolojisi de bir hayli öğreticidir. Bu açıdan bakıldığında eğitimle “eğmek, bükmek” arasında ilişki kurmak zor değildir. “Eğmek” eğitimin temelinde bulunduğuna göre ve bunun da olumsuzluk çağrıştırdığını düşündüğümüzde eğitimin masum bir etkinlik olmadığını ileri sürebiliriz. Yani eğik’i, düzlemek varken düz olanı (çocuk, bebek) eğiyoruz. Bu tersliği fark etmeyi de –ilginçtir ki- eğitimin sayesinde yapabiliyoruz. İşte “eğitim diyalektiği” veya “eğitimin diyalektiği” dediğim de budur.

Bu paradoks da diyeceğimiz diyalektik, bana Habermas ile postmodernler arasındaki tartışmayı hatırlatıyor. Habermas, aklın önemini yadsıyan düşünürlerin, bu düşüncelerini bile akıl sayesinde yaptıklarını ileri sürmüştür. Ne var ki Habermas da adeta aklın, sınıfsallıkla olan ilişkisini kuramadığı için resmi ideolojinin içinden düşünmektedir. Aslolan resmi ideolojinin kırılması ve yeni, devrimci ideolojinin inşa edilmesidir. Eğitim Sen’in çabası bu noktada dikkat çekicidir. Bu çaba, eğitimde aklı ön planda tutmakla birlikte düşünce ve eğitim etkinliğinde “anadil” olgusu üzerine bilhassa vurgu yapar. Sonuçta eğitimi savunmakla birlikte, ona eleştirel bakmanın da eğitiminin verilmesi gerekiyor. Kimin için, hangi sınıfın yararına, nasıl bir akıl ve eğitim türünden soruların merkezi sorular olduğu gözardı edilemez.

Eğitim, Eğitimden İbaret Değildir
Marx ve Değiştirme İlkesi

Salondaki toplantıda dile getirilenlere bakıldığında Eğitim Sen’in eğitimi, yalnızca eğitimden ibaret saymadığı, ayrıca eğitimi yalnızca eğitimcilere bırakılamayacak kadar da önemli bir mesele olarak gördüğü anlaşılıyor. Eğitimin niteliğinin yükseltilmesi yanında, üyelerin ekonomik ve sosyal haklarının savunulması, yeni haklar talep edilmesi, yürürlükteki hakların geliştirilmesini içeriyor. Daha da önemlisi, eğitim meselesinin “eğitim” terimini aşan ve toplumsal bir boyut kazanan yanının olduğu da vurgulanıyor ki olması gereken de budur. Salondaki atmosfere bakılırsa eğitimci kitlesi bu konularda hemfikir olmuş görünüyor.

Fikirler şarkılarla türkülerle onaylanıyor adeta. Söylendiğine göre müzisyen ve müzik grupları sendikanın üyelerinden oluşmaktadır. Buradaki yaratıcılıkla öğretmenlik mesleği arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürmek sanırım çoğunuzu yadırgatmayacaktır. Bu da eğitimin yalnızca eğitimden ibaret olmadığını işaret eden başka bir özellik olsa gerek. “Ben yalnızca matematik bilirim” veya “yalnızca fizik, tarih, edebiyattan anlarım” ya da “branşım değil” gibi yaklaşımların, bu yaratıcılığın yanında zayıf ve sorunlu kalacağı ortaya çıkmaktadır. Varlık bir bütünse (ki öyle) toplum ve insanlık bir yapısal olguysa (ki öyle) bunların bilgisinin de bütünlüklü olması, dolayısıyla eğitimcinin de çok yönlü olması gerekir. Tek yönlü ve bir açıdan faaliyette bulunarak değiştirmeyi ve dönüştürmeyi sağlamak kolay değildir, hatta mümkün de değildir. Eğitim Sen’in ön plana çıkardığı “Öğretmen Dünyayı Değiştirir” özdeyişi ancak bu çok yönlülük ve bütünlüklü çaba perspektifiyle yaşama geçirilebilir.

Çoğunuzun da bildiği gibi “değiştirme ilkesi”ni felsefenin gündemine getiren K. Marx olmuştur. Feuerbach Üzerine Tezler adlı çalışmasının ünlü 11. Tez’inde yer almaktadır bu ilke: “Şimdiye kadar filozoflar dünyayı yorumladılar, oysa onu değiştirmek gerekir.” Gerek epistemoloji (bilgi felsefesi) gerekse pedagoji açısından yepyeni bir anlayıştır bu. Gerçi Antikçağ’da Herekleitos’ta da bir “değişme/diyalektik” düşüncesi var idi. Fakat Marx’ta olduğu denli ete kemiğe bürünmemişti, toplumsal alanı da kapsıyor değildi. Üstelik öznesizdi. Eğitim Sen, anlaşılan bu konuda özneyi, eğitimci de buluyor. Kaustky ve Lenin de değiştirmenin özensini aydınlarda bulmuşlardı.

Aydınlar ve öğretmenler arasında bir bağ kurarak düşüncedeki süreklilik ilkesine ulaşılabilir mi dersiniz? Aydınlar gibi öğretmenler de toplumun aydınlanmasında (bilinçlenme demek istiyorum) belirleyici bir işlev görürler. Yine de bütün aydınlar ve öğretmenler aynı kefeye konulabilir mi, sorusu ciddi bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Bu yüzden olsa gerek A. Gramsci “aydın diyalektiği”nden hareketle “organik aydın” ve “geleneksel aydın” ayrımını yapmıştı. İlki, düzene ve sermayeye hizmet ediyor, diğeri düzeni değiştirmenin çabası içindedir. Aynı ayrımı eğitimci camiası için de yapmak olasıdır.

Eğitimci Saza, Söze ve Sohbete Düşkündür

Şarap, Su ve Gazoz İhtiyacı…

Ülkemizdeki eğitimin ve eğitimcinin durumuna bakıldığında sermaye düzeni, zaten eğitimcileri yalnız iki ana kitleye de değil pek çok kesime ayırmış durumda. Bildiğimiz kadarıyla kamuda örgütlü, sendikalı, grev hakkını savunan çalışmaları 1990’lı yıllarla birlikte Eğitim Sen başlatmıştı. Sermaye düzeni, Sendikanın tüzük ve programının içeriğinden dolayı eğitim sorununa bütünlüklü bir bakışla yöneleceğini bildiği için eğitim emekçilerinin karşısına yeni oluşumlar çıkarmıştır. Konu ettiğim kutlama açısından bu oluşumlara değinilecek olursa, bu oluşumlar “kutlamayı” 24 Kasım’da yapıyor. Eğitim Sen ise kutlamayı 5 Ekim’de gerçekleştiriyor. Birincisi, çoğu eğitim emekçisi için 12 Eylül faşizminin dayattığı bir kutlama günüdür. Evrensel ve meşru olanı ise 5 Ekim’de yapılan kutlamadır. Eğitim enternasyonal’i de bunu söylüyor. Bu kutlamanın tarihi 1966’ya uzanmaktadır. UNESCO’nun eğitimcilerin durumuna yönelik yaptığı toplantının tarihi milat olarak alınmaktadır. Yüze yakın ülkede de Eğitim Sen’inki gibi kutlanmaktadır.

Saza, söze, sohbete, mizaha düşkün olur eğitimciler. 5 Ekim’deki toplantıda da buna uygun görüntüler, davranışlar eksik olmadı. Turan hoca şarapları açarken, genç eğitmen Hamdi de çerezleri tasnif etmeyi ihmal etmiyordu. Gecede verilen kokteylden söz ediyorum. Kırmızı ve beyaz şarap kadehleri de, büyük salonda şarkı türkü faslı sürerken, doldur boşal oluyordu. Resmi ideoloji yerli yersiz “her şeyin başı eğitim ve disiplin” der ya, bunun sonucu olarak bir disiplin görüyoruz toplantı mahallinde. Birkaç da küçük çocuk dolaşıyor ortalıkta. Turan hoca hayıflanıyor çocukların taleplerini dinlerken: Neden su ve gazoz da getirmedik?

Çok az insanın geleceği tahmin edilen ve en fazla iki saat süreceği düşünülen toplantı, kitleye hizmetle görevli hocaları da yanıltmıştı anlaşılan. Çünkü salon silme dolmuş, zaman da iki saati epeyce geçmişti. Kokteyl salonu ile toplantı salonunda gidiş gelişler yoğunlaşırken türkülerin, geleneksel tadı, direnç ve direniş melodileriyle alana yayılmaya devam ediyordu. Kimsenin kokteyl salonundan da, toplantı alanından da uzaklaşacağı yoktu. Hatıra fotoğrafları çektirenler, yüksek sesle konuşmaya başlayanlar, kıyıda köşede kulis yapanlar, fiskoslar kendini iyiden iyiye belli ediyordu.

Milli ve Teolojik Pedagojiye Karşı

Ezilenlerin Diyalektik Pedagojisi

Ali, Nevzat; Aylin ve Hasan hocayla kadeh kaldırırken Karadeniz tipi ve aksanıyla Sahil hoca ve arkasından posbıyıklı Servet hocanın sesi duyuldu. Peşinden salon, kokteyl salonuna doğru akmaya başlarken müzik ve konser programı da sonlandırılmıştı anlaşılan. Yüzler gülüyor, moral değerler yüksek, herkes birileriyle konuşma halinde, elbette ki ortamın uğultusu rahatsız edici. Kadehini, çerezini alan katılımcılar gayri ihtiyari salonun dışına doğru çıkıyordu. Böyle durumlarda bahçe, salonun bir uzantısı haline gelir. Hasan hoca hararetli, eleştirel sanat ve felsefe tartışmalarını seven birisidir. Eğitimci dediğin zaten eleştirel düşünür, var olanı yıkmaya yeni ve değerli yapıtlar vermeye çalışır.

Sanırım “Öğretmen Dünyayı Değiştirir” özdeyişinin altında da bu gerçeklik bulunuyor. Anılan kampanya ile Eğitim Sen, “liberal pedagoji”ye itiraz etmiş oluyor. Konuşma, tartışma ve afişlerde ilan edildiğine ve gerekçelere bakılırsa Sendika, “milliyetçi/ulusalcı pedagoji”yle de yetinemez. Eskiden beri etkisini sürdüren “teolojik pedagoji” ise tümden yıkım demektir. Geriye “diyalektik pedagoji” dediğimiz eğitim anlayışı kalmaktadır. Buna işçi sınıfının ve ezilenlerin pedagojisi denilirken diğerlerini egemen sınıfların, günümüzde de kapitalist-emperyalist sistemin önerdiği pedagoji olarak değerlendirmek olasıdır. Ne yazık ki ülkemizde yüzyıldır bu teolojik ve milliyetçi pedagoji uygulanmaktadır. Bunun sonucu da kindar, dindar, ve milli, ırkçı nesillerin yetişmesi olmuştur, olmaktadır.

Anlaşıldığı kadarıyla Eğitim Sen, anılan özdeyişle “diyalektik pedagoji”yi önermektedir. Liberal ya da “analitik pedagoji” bilgiyi nesne ile ilişkisi içinde ele almakla yetinir. Diyalektik dediğimiz pedagojik anlayış ise bu noktada durmaz, “bilgi” ile “değiştirme” arasında da bir ilişki (diyalektik) olduğunu ileri sürerek mevcudu aşma özelliği taşır. Buna göre “bilgilenme” ile “değiştirme” arasında kopmaz bir bağ olduğu ortaya çıkıyor. Değiştirme hem bilinecek olan nesneyi değiştirmek hem de onu bilen özneyi yani eğitimciyi değiştirmeyi içerir. Bu da yetmez. Daha da önemlisi, hem nesnenin konumlandığı ve anlam kazandığı dünyanın hem de özneyi biçimlendiren ve koşullayan mevcut dünyanın (sermayecilik çağı ve dünyası) değiştirilmesi gerekir.

Sorunları Yoğun Olan Toplum

Birbirine Daha Fazla Sarılır

Sonuçta Osmanlı-Türk resmi ideolojisinin ve genelde liberalizmin iddia ettiği gibi eğitim sorunu, tek tek öğretmen ya da eğik bükülecek öğrenciler sorunu değildir. Bir sistem sorunudur. Sistemin adı da feodal- kapitalist-emperyalist sistemdir. Dünyanın değiştirilmesi bu sistemin değiştirilmesini de pek tabi ki içermektedir. Marx, buna “eğitimcilerin eğitilmesi” der. Buna göre eğitimci düzenin ve dünyanın bir ürünü olarak görülmektedir. Düzen ve dünya ileriye, doğruya, güzele dönük bir tarzda değiştirilip dönüştürülmedikçe eğitimden, uygun sonuçlar almak mümkün değildir.

Barış, Salih, Celal, Nimet ve Arzu hocalar fotoğraf çektirirken, birçok kişi de dışarı doğru yöneldiğinde saat 22.00 olmuş, üç saat geride kalmıştı. Üstelik kitle de seyrelmemişti. Dağılma, gece on biri on ikiyi bulur diye düşünenler olmuştur. Laf çok, sohbetler uzun, diyaloglar biter gibi değil. Bunun nedenini anlamak, sanırım oradakiler için zor olmamıştır. Zira sorunları yoğun bir toplumu analiz ediyoruz: dert fazla, sorunlar karmaşık ve derin. Bu sorunlar eğitimciler için de ziyadesiyle geçerli. Böyle dönemlerde insanlar birbirine daha fazla sarılır.

Binlerce, onbinlerce meslektaşları, dost ve arkadaşları OHAL ve KHK uygulamalarıyla meslekten ihraç edilmiş, bir ölçüde aç susuz bırakılmış bir nesil var orta yerde. Çok sayıda sendika üyesi, sendikayı terk etmiş durumda. Böyle ortamlara maruz kalan kitlede birbirine bağlılık her zamankine göre biraz daha fazla olur. Destek, dayanışma duygusu ve birlikte olma, yan yana durma eğilimi baskın hale gelir. Planlanan kutlama programı bitmesine rağmen topluluğun bir arada kalmaya devam etmesi ve ancak birkaç eğitmenin duruma müdahale ederek topluluğu dağılmaya davet etmesi üzerine insanların dağılması, başka nasıl açıklanabilir?

 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler