Takip Et

Makaleler

Ortadoğu’da düşmana dost olmak

Ortadoğu’nun böylesi bir ilişki ve yönetim özelligini taşımış olmasında ki trajikomik; “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışındaki geleneksel alışkanlıklardır. Diğer bir ifadeyle “düşmanın dostu” olma anlayışında olmak, adı geçen bölge yöneticilerinin tutarsız ve satın alınmaya meyilli olduklarının gerçek bir ifadesidir

20.yüzyılın ilk çeyreğinden sonra gerek dünya genelinde ve gerekse de Ortadoğu coğrafyasında Pax Britanya’nın gerileme sürecine girdiği tarihsel bir süreçtir. İngiliz emperyalizmi 1800’lü yılların başından itibaren dünyanın önemli bir güç devletiydi. Çünkü sanayi devrimini tamamlamış, ticareti en üst seviyelere taşımış ve dünya pazarlarını ele geçirmiş, sömürge sınırlarını öylesine genişletmişti ki, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparator” adı verilmiṣti. Bu İmparatorluğun yükseliṣ ve düṣüṣ süreci Ortadoğu’dan ayrı düṣünülemez, ülkenin bölge üzerinde ki etkisini düṣünürken.

Ortadoğu “gerçeği” bağlamında, Pax Britanya’nın gerileme sürecine denk düşen iki önemli tarihsel gelişimden söz etmek gerekiyor.

Birincisi; ABD, büyüyen ve gelişen askeri ve ekonomik gücüyle “Üzerinde Güneş Batmayan İmparator”u gölgesinde tutmayı başarırken İngiliz emperyalizminin sömürgecilik etki gücünü ve rolünü devralır. Tabii tüm bunlar barışcıl yollarla olmamıştır; şüphesiz savaşlar, tehditler ve işgallerle ABD devletinin kontrolüne geçen sömürgeler topluluğudur, demek gerekiyor. Güç ve kuvvetin neden olduğu bu değiṣim ve dönüṣüm evresinde, ABD’nin dünya kapitalist sistemine açıktan ev sahipliğine soyunduğu yeni bir tarihsel sürecin baṣlangıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu süreçte ABD uluslararası güç denklemini sahiplerken, tereddütsüzce sömürü ve sömürge ülkelerin de yeni patronu olacağı haberini veriyordu. Dolayısıyla, dünya da ki sömürünün acımasız sonuçları ve doyumsuz pay oranında ki paylaṣımı maksimum düzeyde elde etmek için bütün yol ve yöntemleri devreye sokar. ABD, giderek “Dünya’nın jandarması” rolüne soyunur, daha doğrusu bunu talep eder… Zira, ABD’nin son yetmiṣ yıllık dış politikasının bilançosuna bakıldığında, görülecek ki savaṣlar ve müdahalelerle dolu bir tarihi dönem  sözkonusudur. Askeri ve ekonomik üstünlüğünü bir fırsat  kollayıp ve sınırsız dayatmalarla ABD’nin  “Dünya’nın jandarması” olma talebi ısrarla öne çıkmıṣtır. Pax Britanya’nın uluslararası düzeyde uluslaṣma ve bağımsızlık hareketinin yoğunlaṣması karṣısında yetersiz kalırken ve geleneksel gücünü de sürdüremez olur. Bu “yeni” uluslararası durumda, ABD rekabet etme konumuyla ve de askeri gücüyle öne çıkar. Önemli ölçüde dünyanın sömürge alanları adım adım ABD’nin denetimine geçer.

İkinci neden ise; dönemsel geliṣmelerin etkisiyle yeni ulus devletlerin uyanıṣı (Sovyet Devrimi’nin etkisiyle) dünyanın birçok yerinde anlam buldu (baṣarı oransal olarak düṣük olsada). Bu dönemde bağımsızlık ve özgürlük talepleri öne çıkarken, bu ezilen halklara bir umut ıṣığı olur. Bu geliṣmeler Sovyet Devrimi’nin (Ekim 1917) etkisiyle ulus bilinci, sınıfsal düṣün ve halkların bağımsızlık talebi niteliksel bir içerikle bütün dünyada hissedilir duruma gelir. Pax Britanya’nın yok oluṣuna paralel Sovyet Devrimi bir anlamda, dünya da ezilen halkların baskı ve sömürüye karṣı yükselen sesi, bu ayaklanma gerçek anlamda aydınlanma manifestosunun çağrıṣımında bir ayak sesiydi. (20. yüzyilin “ulus devlet” hareketleri çok kapsamlı ve de farklı bir tema olduğundan, burada bu konuya değinmeyecegiz).

Kimi ulus hareket(ler) mevcut objektif ve  subjektif koṣulları kendi lehlerine dönüṣtürülmesini baṣarırken,kimi ulus toplulukları ise emperyalist güçlerin sömürgesi, yarı-sömürgesi veya yeni-sömürge iliṣkisinin oyun alanına haps olurlar. Yönetilmek, manda iliṣkisinde kalmak veya iṣgalcilerin oyun alanına dahil olmuṣ,tam anlamıyla “iṣgal demokrasisi”nde kalmayı tercih etmiṣlerdir. Böyle bir iṣgalin etki alanında kalmak pek küçümsenecek durum değildi. Ülke yöneticilerinden ciddi anlamda yaratılan iṣbirlikçiler( güçler) yoluyla, yıllar boyu ülkelerini tam bağımsızlığa götüren aydınlanma, demokrasi, bilinçli vatandas topluluğu ve halkını temsilde özgür birey olmanın önüne set çekilir.

Bu siyasal oluṣumdaki devṣirilme, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde (1930’lardan) günümüze dek aynı retorikle süre gelmiṣtir. Bölgenin emperyalist güçlerin ilgi alanında kalmıṣ olması,  süphesiz defalarca vurguladığımız jeo-ekonomik ve jeo stratejik nedenler olmuştur.

Ortadoğu’nun böylesi bir iliṣki ve yönetim özelligini taṣımıṣ olmasında ki trajikomik; “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayıṣında ki geleneksel alıṣkanlıklardır. Diğer bir ifadeyle “düşmanın dostu” olma anlayıṣında olmak, adı geçen bölge yöneticilerinin tutarsız ve satın alınmaya meyilli olduklarının gerçek bir ifadesidir. Onlar vatan savunmasında kurṣun sıkarken, gecenin bir karanlığında düṣmana “dost” eli uzatıp, dostu da rahatlıkla düṣman ilan ederlerdir.

Demokrasiyi, özgürlükleri, adelet ve hukuk gibi toplumsal talepleri teğet geçerken, kan ve gözyaṣına  neden olan esas kaynak ise, din  ve  din uğruna verilen çatıṣma ve savaṣlar olmuṣtur. Din mücadelesi özellikle İran Devrimi”nden (1979) sonra, Șii – Sünni çatıṣması üzerinde hayat bulur. Halklar arasında kin ve nefretin giderekten toplumda taban yapması – yoğunlaṣan bu çatıṣma ve uzlaṣmazlıkların yaygınlaṣmasında iṣin bir mühendisliği vardır. Özelde uluslararası emperyalist güçlerce ve genelde de Pax Britanya sonrası dönemde bölge üzerinde egemenligini sağlayan Amerika, öteden beri tüm olumsuzlukların sorumlusu olmuṣtur.

Denilebilinir ki, Ortadoğu bölgesi “iṣbirlikçi konsept” üzerinden devlet “olma” geleneğini ancak sürdürebilmiṣtir. Bu yapılanma üzerinden bölgenin siyasal ve sosyal yaṣamında belirleyici olan güçler, öteden beri aṣiretcilik, dincilik ve etnik yapılar ısrarla her ülkenin mevcut durumunu (denge) belirlemiṣtir. İster istemez bu dengenin içe yönelik olarak bir yansıması olmuṣtur; Arap milliyetçiliği ile siyasal İslamlar arasında kanlı bıçaklı mücadele tarihi ile hep öne çıkmıṣtır. Bundan böyle, Ortadoğu’yu da aṣan Müslüman coğrafyasında, belkide son yüzyılın en karmaṣık ideolojik, siyasal, dinsel ve sosyolojik krizini yaṣıyordur.  Özellikle Ortadoğu coğrafyasının bu sosyolojik tabanı, “düṣmana dost olmak” bağlamında ki iliṣki bütününe pek yatkın olmuṣtur.  Sunni ve Șii köktenciler ısrarla desteklenirken; bir yandan her iki inanç taraftarca düşmanlıklar körüklenirken -ve diğer yandan da çatışmalar yeniden (önemlisi) üretilir olmuṣtur. İslam coğrafyasının genel panoramasının bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

A.Can Ataş

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler