Takip Et

Analiz

Pragmatizm ve Tayyip sultasının yeni ortağı McKinsey

Bir de bazı liberal aydınların yeniden depreşen siyasi beklentilerine şahit oluyoruz. Almanya ve Avrupa’ya yakınlaşmayı demokratik gelişmeler için hayra yoran bu gibiler bunca tecrübeye rağmen Türk devlet geleneğini ve onun bugünkü icracısı Tayyip’ten iyi demokratik adımlar atacağını bekliyor. Ne Almanya ne de Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları bakımından Türk yönetimi ile herhangi ciddi sorunlarının olmadığını anlamak istememektedirler. Oysa önümüzdeki dönemde “terörizmle mücadele” adı altında en saldırgan politikalara destek vermeye devam edeceklerini ve seçkin silahlar satacaklarını yaşayarak göreceklerdir. Övdükleri Avrupa değerlerinin emperyalist-gerici çıkarlar üzerinde işlediğini anlamak istemezler. Irkçılığın gelişmesinde birinci derecede rol oynayan Avrupa ülke yönetimlerini halklara kurtuluş olarak sunmak tarihten hiç bir şey anlamamaktır. Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır. Avrupa’dan istenecek bir dayanışma varsa bunlar emperyalist kuvvetler değil, demokrasi ve devrimci güçlerdir. Gerisi halka ihanettir.

Türkiye’nin bağımsızlığı üzerine ve milli ile yerli olmakla çaka satan selefi sultan Tayyip ve tayfasının aldıkları son ekonomik ve siyasi kararlar veya daha doğrusu almak zorunda bırakıldıkları kararlar üzerine bir şeyler söylemek yerinde olacaktır. Hala kulaklarımızda çınlayan bazı sözler hiç söylenmemiş gibi bugün bambaşka sözler söylenmekte ve zıt yaklaşımlar sergilenmektedir. Siyaset alanıyla ilgili olan her kişi ve kurum az çok pragmatizmi duymuş ve pragmatizmin ne anlama geldiğini ve ne işe yaradığını bilir. İşine geldiğinde bir karar almak ve o karara ihtiyaç kalmadığında ise tam zıt bir başka karara imza atmak pragmatizm ruhu ve pragmatist çizginin tipik halidir. Pragmatist felsefenin babası William James denen kişidir. Yalın olarak ve Türkçe ile açıklayacak olursak pragmatizm faydacılık veya yararcılıktır. İşine geleni yapmak, işine yarayanı kullanmak pragmatizmdir. Başkalarının, yani isterse tüm toplum aleyhine ağır zarar verse bile kendi lehine ise pragmatist için bunun önemi yoktur. “Başarı getiren her şey yararlıdır” ilkesi onun tipik yaklaşımıdır. Alınan karar eyleme döküldüğünde yarar getiriyorsa bu iyidir. Sonuçlar olumlu ise iş iyi gidiyor demektir. Pragmatizmin ahlak yasası yoktur. Doğayı ve onun bir parçası insanın geleceğini tahrip etse de eğer eylemin sonuçları olumluysa pragmatist için sorun yoktur. Örneğin Selefi sultan Tayyip bir süre önce Efrin’e askeri bir saldırı başlattığında aklına hiç de orada yaşayan yüzbinlerce insanın yaşamı, ne olacakları, nereye gidecekleri, uğrayacakları katliam vs. aklına getirmek istememişti. Getirmemişti çünkü Efrin halkı Türk egemen sınıfları için tehlikeliydi. Kendi özerk yaşamlarını kurmuş ve görece özgür yaşıyor ve mutluydular. Ancak onların bu özerkliği Türk devletinin esareti altında yaşamak zorunda kalan Kuzeyli Kürtlere kötü örnek oluyor diye düşünüyordu devlet. Dolayısıyla bu birliği mutlaka dağıtmak gerekliydi. Oysa aynı toprakların bir parçası olan İdlip’te durum öyle değildi. Türk devlet yanlısı cihadist gurupların denetimindeki bu bölge Türk devletinin kontrolü altında olan bir yerdi. Ve Rus ve İran gericiliğinin çıkarlarına ters düşen bu bölgeye askeri bir girişim olasılığı ortaya çıktığında Türk devlet yetkililerinin feryadını duyar olduk. Milyonlarca insanın katledilmesine, bir faciaya fırsat veremeyiz kabilinde açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalar elbette orada yaşayan yoksullar için değil, Türk devletinin çıkarlarına zarar vereceğinden dolayı yapılıyordu. Yani buraya yapılacak bir müdahalenin sonuçları kendisi için olumsuz olacaktı. Oysa Efrin’de öyle olmayacaktı. Bu tipik pragmatist dediğimiz çıkarcı, fırsatçı bir yaklaşımdır. Burjuvazi veya onun felsefesinde etkilenenlerin çok kereler böylesi tutumlar aldıklarını biliyoruz. Dolayısıyla selefi sultan yönetiminin İdlip ile ilgili aldığı bu tutum ile girdiği mecradan kaynaklı, karşılık olarak başka dengeleri ve yeni yaklaşımları beraberinde getirdi. Bunlara aşağıda belli düzeylerde değineceğiz.

Hatırlanacağı üzere anlaşmazlık içinde olduğu konular ve iktidara kimin hakim olacağı üzerine kısa zaman önce yakın dostu ve ittifak gücü olan Fetullah Gülen ile boğazlaşmaları neticesinde yapılan askeri darbe girişiminin arkasında yer aldıkları gerekçesi ile Almanya ya da ABD yönetimleriyle çelişkiye düşmüş olan Selefi sultan Tayyip, bu ülkelerin yönetimlerine yönelik eyyy Amerikaa… Ey Almanya…diyerek başlayan ve ağır suçlamalara varan söylemleri gırla gidiyordu. Bu çekişmeler ister istemez ortaya bazı sonuçlar çıkarıyordu. AKP’nin Almanya toplantılarına izin vermediği için Angela Merkel’e ve hükümetine yönelik “bunlar Nazi uygulamaları, siz bunları yaptıkça biz de size faşist demeye devam edeceğiz” gibi ağır sözler sarf ediliyordu. Keza ABD yönetimine yönelik “güçlü olan değil haklı olan adaletlidir” hatırlatmasının yanı sıra ağır sözlere yer verdiği de hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Ne var ki zamanın çarkı hızla dönüyor. İhtiyaçlar bugünkü dünyada çabuk yer değiştiriyor. Bir ihtiyacın yerine bir diğeri geçiyor. Bu ise dün söylediklerine üzerine bir çizgi çekmek gerekli hale getiriyor. Yani faydacı-çıkarcı dediğimiz pragmatizm devreye giriyor ya da sürülüyor.

İşte her ne oldu ise(!) ekonomik kriz kapıyı çaldı. Dolar ve genel olarak döviz akıl almaz bir hızla yükseldi,Tayyip’in kapısını tıklattı. İşler beklenen gibi gitmedi. Alev paçayı sardı. Borç yükü daha da yükselerek ses veriyor. Selefi sultan bu durumu bir kriz değil de manipülasyon olduğunu ileri sürdü. Ülkeyi sarmış “dış düşmanın işi” olarak izah etti. Yoksulları fedakârlık yapmaya, yokluğu, yoksulluğu paylaşmaya ve herkesi sabırlı olmaya davet etti.

Diğer yandan dış güçlerin bir manipülasyonu demesine rağmen hem ABD hem de Almanya’nın yolunu tuttu. Dış güçlerle buluşmak üzere dış yolculuğa çıktı. Zira yapılması gerekenler, alınması gereken acil tedbirler vardı. Dünkü güne takılıp kalamazdı. O söylediği “Nazi uygulamaları” sözler kızgınlık anında sarf edilmiş sözlerden ibaret kaldı. Durum kötü “dış güçler” masalını terk etmek, bir yana bırakmak, onlarla buluşmak ve desteklerini almak yerinde olurdu. “Dün dündür bugünde bugündür” pragmatist felsefesini iyi bilen ve tükürdüğünü yalamayı alışkanlık haline getiren sultan Tayyip yeni bir yol haritası için yola düştü. “Türkiye ve Almanya’nın anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakarak ilişkilerinde yeni bir sayfa açması, son dönemde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler nedeniyle iki taraf açısından da zaruridir”, “Almanya ile ilişkileri o eski sıcak döneme yeniden taşımak istiyoruz”  dedi. Dün söylediği “bunlar Nazi uygulamalarıdır” sözlerinin bir hükmü de gereği de kalmamıştı. “Dün dündür bugün bugündür”

Selefi sultan Tayyip’in ettiği laf içinde şu vurgular dikkatimizi çekti. “Son dönemlerde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler”. Neydi bu “son dönemlerde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler” Birincisi, Türk egemen sınıfları için ama özellikler de AKP ve Tayyip için Orta-Doğu ve çevresinde yeniden bir güç olmaya dönük eskilerde kalmış hevesi yeniden dürtükleyerek bu yönde ilerleyen askeri ve siyasi atılım politikasının çökmesi. İkincisi, bu çöken politikanın neticesinde zaten güncel bir tehlike olan Kürdistan’ın kurulma ihtimalinin daha bir güçlenmiş olması. Üçüncüsü, sırtını dayadığı ve medet umduğu Rusya-İran ittifakı içinde İdlip meselesinde azarlanarak ötelenmesi. Dördüncüsü, İdlip üzerinden giderek diğer alanlardan kovulma ya da etkisinin zayıflama ihtimalinin güçlü bir olasılık olması vs. Kısacası rüzgar her bakımdan sert ve aleyhte esiyordu selefi sultan Tayyip için.

Bu durum sadece Türk militarist savaş cihazını değil, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerini de derin endişelere götürdü. İdlip’e yapılacak bir saldırı neticesinde milyonlarca insanın Türkiye ve oradan Avrupa’ya akması durumu sadece Türkiye’yi değil tüm Avrupa egemenlerini de derin düşündüren bir konu durumundadır. İşte karşılıklı son verilen suçlamaların ve diğer başka ihtiyaçlar “terörizmin destekçisi” Trump ve “Nazi uygulayıcısı” Merkel’e doğru giden yolu açan gerçeklerdir. “Son dönemlerde  dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler” dediği ve “Almanya ile ilişkilerimizi o eski sıcak döneme yeniden taşımak istiyoruz”un gerekçelerinin dayandığı sebepler bunlardır.

İşe bakın ki Efrin saldırısında insan unsurunu Tayyip ve çevresi için hiç de önemi yoktu. Rusya ve İran’ın yapacakları bir operasyonun İdlip’te insan kıyımına yol açacağı gerekçesiyle doğru bulmadıklarını haykırdı sultan Tayyip. Ve yakın dostları Trump ile Merkel aynı kanaat içindeler. Oysa dünyanın birçok yerinde yürüttükleri savaş neticesinde milyonlarca insanın topraklarından kopmalarına, mültecileşmelerine, kırımdan geçirilmelerine yol açan kanlı emperyalist savaşları uzaylılar yapmış gibi pişkin davranabilmektedirler.

Emperyalist-kapitalist sistemin özelliklerinden biri yıkmak ve parçalamaktır

Emperyalist-kapitalist sistemin özelliklerinden biri yıkmak ve parçalamaktır. Yıkıp, parçaladığını yeniden çıkarları doğrultusunda inşa etmektir. Bu onun doğasıdır. Lakin yıkıp- parçaladığı ve dağıttığı ve yeniden kendisinin ihtiyaçları doğrultusunda ayağa kaldırdığı her ülke ya da bölge insanının uğradığı ağır tahribatların onlar için hiç bir önemi ve değeri yoktur. Onlar için önemli ve değerli olan şey, ekonomik-politik, sosyal çıkarları ve o ülkeleri kendilerine bağımlı kılmak ve sömürüyü daim kılmaktır. Rakipleriyle giriştikleri her çatışma ve kapışma o topraklarda yaşayan milyonlarca insana kan ve katliam olarak dönüyor. Rus ve ABD emperyalistlerinin Orta-Doğu ve çevresinde yarattıkları en son tahribatın sadece insana düşen payına bakmak yeterlidir. Açlık ve sefalet, toplu ölümler, yaşam kaynaklarının yıkıma uğratılması alenidir. Mültecileşmek zorunda kalan insanlar üzerinden ırkçılığı kışkırtanların yine aynı dünya jandarması güçler bunlar değil midir?

Türk egemen sınıflarının tümü ve selefi sultan Tayyip ile çevresi bu yıkımda büyük sorumlulukları vardır. 3.5 milyon olduğu söylenen Suriyeliye ev sahipliği yapmakla övünmesi tam bir sahtekârlıktır. Suriye savaşının mimarı Türk devletini yönetme yetkisini elinde bulunduran selefi Tayyip’tir. Milyonlarca Suriyeli mülteci Türk devletinin ve tüm gerici güçlerin savaş politikalarından kaçmak zorunda kalan bir halktır. Selefi sultan ve Türk egemen sınıfları, çalışan emekçilerin yaratıkları değeri işgalci-ilhakçı bir savaşta harcamaktadır. Türkiye emekçilerini “vatan-millet, milli-yerli, dış güç saldırısı” yalanlarıyla yanında tutmaya özel gayret göstermektedir. Yeni yasama yılının, yani meclis açılırken ilk gündem maddesi yine savaş tezkeresidir. “Vatan-millet” gibi söylemlerinin arkasında çevirdiği dolaplar çok farklıdır. ABD-New York dönüş yolunda ABD lehine gayet yumuşak sözler etmeye başladı. Zarrap-Halk bankası davasını üzerine neler konuşulduğu resmi kayıt dışıdır. “Vatan-Miilet, Yerli-Milli” derken damat Berat Albayrak ve ekibi 27/09/2018 tarihinde ABD Ekonomi ve Finans Dünyası ile bir araya geldi. Selefi sultan Tayyip bu buluşmayı özel olarak izledi, yönlendirdi ve yapılan anlaşmaları imzalattı. Yeni Ekonomi Program açıklandı. Halka kemerlerinizi daha fazla sıkın çağrısı yapıldı. Zamlar birbirini izledi. Ülkede Sayıştay’ı aşan “yerli ve milliler” genel devlet maliyesini yani16 bakanlığın harcamalarını denetleme ve yönetme yetkisini Mckinsey adındaki bir ABD şirketine devrettiler. Sahi “etrafımız dış güçlerce sarılmıştır” teranesi nerede kaldı? ABD şirketine devredilen bu yetki karşılığında neler alındı? Bunlar kapalı kapılar ardında karara elbette bağlanmış durumdadır ama bunu halka açmazlar/açamazlar.

“Almanya ile gayet verimli bir ziyaret oldu” denildiğine göre bu verimin hasadı nedir? Bunlar neden halktan gizlenmektedir?

Ne türlü anlaşmalar yapıldığı halka açıklanmasa da herkesin gözleri önünde ekonomi yönetiminin ABD’ye teslim edildiği, daha dün Nazi dediği Alman yönetimine boyun eğerek açık ve gizli olmak kaydıyla çeşitli anlaşmalara imza atıklarını biliyoruz. Ve yaşadığı ekonomik ve siyasi krize bir nebzede olsa çare olacak büyük tavizler verdiğini varsayabiliriz. Belli ki içinde yer aldığı Rus ve İran ittifakının tamamen aleyhine dönmesi durumunda yeniden ABD ve Avrupa’ya doğru alt yapı hazırlandı.

Bunlar karşılıklı çıkarlardır. Yeni bir mülteci akının önlenmesi hem Almanya ve Avrupa’nın hem de Türk devlet yönetiminin arzusudur. Almanya’nın sultan Tayyip’i gayet sıcak karşılamasının altında elbette çok neden sayılabilir. Bu nedenler ne Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve genel insan hakları sorunudur ne de demokrasi. Arzular çok başkadır. Bu sebepler birincisi, yeni bir mülteci akınını engellemek. Zira resmi rakamlara göre şu ana kadar Suriye’den Almanya’ya 700 bin mülteci gitmiştir. 3.5 milyonun ise Türkiye’de olması gerici yönetimleri yakınlaştıran sebeplerden biridir. İdlip’e müdahale ile durumun nereye varacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. İkincisi, Almanya, Türk devleti üzerinden Suriye ve Orta-Doğu’da etkisini arttırmak istemektedir. Suriye’de gerici bir çözüm için söz ve etki sahibi olmasının yolu Sultan Tayyip’e destek olmaktan geçeceğini bilir. Bu bakımdan Almanya’nın Türk yönetimi ile tartışmasının nedeni demokrasi ve insan hakları ile ilgili değil ve aslında bu konuda tartışma ancak Türk devletinde istediklerini elde edemediği dönemlerde zuhur etmiştir. Onun dışında hiç bir tartışma olmamıştır. Çünkü Alman ve Türk devletleri için onların gerici çıkarları esas olmuştur. Almanya ayrıca liderliğini yaptığı Avrupa Birliğinin ABD başkanı Trump’ın transatlantik işbirliğini sarsan çıkışları ve diğer başka sebeplerden dolayı daha farklı bir güvenlik politikası izleme mecrasına girdiğini ya da bunu denediği de varsayıla bilinir. Tüm bunlar gösteriyor ki demokrasi ve insan hakları sözleri sahtedir. Almanya’nın tek derdi emperyalist çıkarlardır. Tüm bu gerçeklerin farkında olan Selefi sultan için keza Nazi dediği Almanya ile buluşması ve görüşmeye büyük değer biçmesi bu durumla ilgilidir. Ve lazım olan ne varsa, kimde ve kimin elinde ise yüzünü oraya çeviriyor. Karşılıklı olarak birbirlerinin sırtlarını sıvazlamalarının, övgüler dizmelerinin nedeni budur. Araya serpiştirilmiş insan hakları, tutuklu gazeteciler, demokrasiyi geliştirme lafları, iğrenç ilişkilerin yüzüne sürülmüş bir makyajdan ibarettir. Burjuva demokratik bazı yasalar ve yıllar içinde mücadele ile kazanılmış haklardan kaynaklı farklı dengelerin varlığı ve demokratik kamuoyunun baskısı bir gerçek olmasına rağmen Alman devlet ve hükümetinin gerçek yüzü budur. Bu yüzü Ermeni soykırımında, Kürtlere ve tüm demokratik-devrimci harekete karşı yürütülen askeri ve siyasi destek operasyonlarda görmüştük.

 Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır

ABD’ye yaklaşımda da iş farklı değildir. Mckinsey şirketine devredilen ülke yönetimi ve denetimi selefi sultanın ülkeyi yönetemediğini gösterir. Birçok kuruluşa, ülkelere olduğu gibi İsrail’e de danışman bir şirketin Türk mali sistemini yönetmesi ve denetlemesinin gerici ilişkilerin iç içeliğine işaret eder. Bir ülkenin var olan toplam16 bakanlığın tümünü emperyalist bir kuruluşa devretmek o ülkeye tecavüz etmekle eş anlamlıdır. “Terörist İsrail” ile ortak bir yönetim altında buluşmak bizim “yerli ve milli”lere has bir uygulama olmasa da, halka söylenen bunca yalandan yüzleri azıcık bile olsa kızarmamaktadır. Mckinsey’e devredilen yönetim ve denetim görevi açıktır ki büyük ve sarsıcı etkisi olacaktır. Ekonomik ve siyasi sonuçları ağır olacaktır. Bunu bildikleri için AKP ve Tayyip yandaşlarından bazıları seslerini yükselttiler. Deyim yerinde ise şok içindeler. Anti-emperyalist ve dünya lideri olarak telakki ettikleri sultan Tayyip’in emperyalist sistem çarkının bir parçası olduğu ve bu gerçeğin bu olay ile açığa daha net çıkması onları sarsmıştır. Zira biliyorlar ki ülke maliyesinin Mckinsey’e devredilmesi demek tavuk kümesinin koruma görevi tilkiye verilmesi demektir. Dünya büyüklerine kafa tuttuğunu sandıkları şahsın bir hiç olduğunu görmüşlerdir.

Bir de bazı liberal aydınların yeniden depreşen siyasi beklentilerine şahit oluyoruz. Almanya ve Avrupa’ya yakınlaşmayı demokratik gelişmeler için hayra yoran bu gibiler bunca tecrübeye rağmen Türk devlet geleneğini ve onun bugünkü icracısı Tayyip’ten iyi demokratik adımlar atacağını bekliyor. Ne Almanya ne de Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları bakımından Türk yönetimi ile herhangi ciddi sorunlarının olmadığını anlamak istememektedirler. Oysa önümüzdeki dönemde “terörizmle mücadele” adı altında en saldırgan politikalara destek vermeye devam edeceklerini ve seçkin silahlar satacaklarını yaşayarak göreceklerdir. Övdükleri Avrupa değerlerinin emperyalist-gerici çıkarlar üzerinde işlediğini anlamak istemezler. Irkçılığın gelişmesinde birinci derecede rol oynayan Avrupa ülke yönetimlerini halklara kurtuluş olarak sunmak tarihten hiç bir şey anlamamaktır. Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır. Avrupa’dan istenecek bir dayanışma varsa bunlar emperyalist kuvvetler değil, demokrasi ve devrimci güçlerdir. Gerisi halka ihanettir.

Kısaca toparlayacak olursak, yerli ve milli olduklarını söyleyenlerin halka yalan söylediklerini, ülke maliyesini yabancı kuruluşlara teslim edecek kadar hem ülkeye hem de halka düşman olduklarını ve ülke savunularının sahtekârlıktan öte bir şey olmadığını halk kesimlerince görülmektedir. Bir dediğini bir diğer gün inkar eden kaypak ve o kadarda yalancı olan egemen sınıflar, güçlüye boyun eğerken zayıfa zulüm uygulamaktadırlar.

Günün Haberleri

Analiz konulu diğer haberler