Takip Et

Makaleler

Seçimlerin Sonuçları Önceden Belli Miydi?

Seçim süreci, birçok bakımdan negatif boyutlu sonuçlar doğurmuş, beklenmeyen olaylara sahne olmuş ve sermayenin lehine işlev görmüş olsa da bu sürecin ve sonuçların olumlu yanlarını da görmek son derece önemlidir. Açıklama, siyasal tahlil ve öngörülerde bulunmayı da asıl olarak bu olumlu yanlar üzerinden yapmakta yarar olduğu kanaatindeyim. Ancak böyle bir yönelim demokratik, eşitlikçi, Sovyetik ve nihayet özgür bir ülke ve dünya kurma düşüne katkıda bulunabilir

24 Haziran seçimlerinden bir hafta önce paylaştığım bir yazıda, seçim sonuçlarının önceden belli olduğuna dair bir ihtimalin olduğu üzerinde durduğumu anımsıyorum. Çünkü Türk egemen sınıfları, toplumdaki muhalefet odaklarını kurutmak için aralarındaki “çatışmaya” son verip ittifakla yönetmeye devam edecekleri bir tercihte anlaşmış gibiydiler. Bu ittifak içinde yalnızca Türk hakim sınıflarının “cumhur” ve “millet” ittifakı değil emperyalizm de merkezi bir dinamik olarak yer almaktaydı. Hatta sürecin yönetim kademesinde uluslararası sermayenin bulunduğu da söylenebilir. 24 Haziran 2018 seçim sonuçlarına bakıldığında, hangi kesimlere ne oranda oy “yazılacağının”, emperyalist merkezlerde planlandığı ve yereldeki işbirlikçilere de uygulatıldığı anlaşılıyor.

Sonuçların partilere dağılımları, kentlere göre alınan oylar, önceki seçimlerle kıyaslandıklarında ortaya çıkan paradokslar, seçim günü yaşanan olaylar, muhalefet partilerinin ortadan adeta kaybolmaları, kazanan kliğin “mutsuz” tavrı, daha sonuçlar bile açıklanmadan yerel ve uluslararası planda yapılan kutlama ve tebrikler, seçimlerin sonuçlarının önceden belli olduğunu kanıtlayan özellikler olarak anılabilir. Bu yüzden de seçim sonuçlarının, seçmen tercihlerini yansıtmadığını ileri süren çok sayıda açıklama medyada ve sosyal medyada paylaşıldı. Kani Beko ve Ayhan Bilgen gibi isimler de dahil olmak üzere çok sayıda parlamenter ise somut bilgiler vererek açıklamalarda bulundular. Örneğin MHP gibi ırkçı bir partinin, kendi tabanının olduğu yerlerde oy kaybetmesi, Hakkari ve diğer Kürt kentlerinde oylarını artırması, yalnızca oradaki asker polis sayısının artmasıyla açıklanabilir mi? Bu türden gerçeklerle, sosyolojik olgularla uyumsuz çokça veriyi Seçim Kurulu’nun açıklamalarında bulmak mümkündür.

Toplumun Dinamik Kesimleriyle Buluşmak
Niteliğin, Niceliği Öncelemesi Sorunu

“Söylediklerim doğrulandı” demek istemiyorum. Çünkü sözünü ettiğim yazıda “demokratik” bir seçim olabileceği ihtimalini belirtmiş olmam da seçenekler arasındaydı. Dolayısıyla bu seçimlere asıl olarak HDP açısından bakılması gerektiğini, seçimlerin onu geliştirmeye ve büyütmeye hizmet ettiği oranda da anlamlı olacağı üzerinde durulmuştu. Sonuçların da bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Sol cenahtan pek çok yorumcu gibi ben de HDP’nin başarılı bir sınav verdiği düşüncesindeyim.

Burjuvazinin üç ihtimal üzerinde yoğunlaştığı anlaşılıyor. HDP’nin oylarını “ne ise o olarak” lanse etmek, ikincisi yalnızca barajı aşacak biçimde bir oy “yazmak”, üçüncüsü de onu barajın altında “göstermek”.  “Cumhur” ve “millet” kliği arasındaki çatışma “gerçek bir çatışma” olsaydı, muhtemelen “demokratik” bir atmosfer söz konusu olacak ve HDP, gerçek oyuna ulaşarak tahminen yüzde on beşlerde seyredecekti. Seçim Kurulu’nun üçüncü seçeneği de değil, barajı az bir farkla geçecek olan oranı uygun bulduğu anlaşılıyor. Görünen o ki, baraj altı bırakma, ülke ve dünya genelinde olası bir tepkiye yol açacağından ve seçimin zaten şaibeli olan durumunu daha da şaibeli hale getireceğinden, bu seçenek uygun bulunmuştur.

Hem sonuçlara hem de burada ileri sürülen hipotetik değerlendirmelere bakıldığında HDP’nin gözle görülür bir fark yarattığı iddia edilebilir. Fark denilince yalnızca sonuçları kastedemeyiz. Diyalektik düşünüş açısından süreçlerin sonuçları öncelemesi, seçim dönemleri için de ziyadesiyle geçerlidir. İlki (süreç) niteliğe ikincisi (sonuç) ise niceliğe gönderme yapmaktadır. Seçim sürecinde devrimci-demokratik politikaların ve pratiklerin belirleyici olması son derece önemlidir. Bu özellik, yüzlerce vekil çıkarmaktan daha da değerlidir. HDP’nin, ülkemizdeki işçi, emekçi, kadın, Kürt, Alevi, Türk ve Sunni denilen pek çok sınıf, etnik yapı ve inanç grubuna ulaşan hareket olduğu somut alan çalışmalarıyla gösterilmiştir.

Daha da önemlisi sınıf, etnik yapı, inanç grubu, yoksul köylü, ezilen cinsiyet ve benzeri toplumsal gruplar içinde en dinamik kesimlere yönelmiş olması, üzerinde durmayı gerektiren bir ayrıcalık olmuştur. Üstelik bu başarı, il ve ilçe belediye başkanlıklarına kayyum ve kıyım ekipleri atanmış olmasına rağmen, on binlerce parti kadro, üye ve taraftarının gözaltı, tutuklama ve benzeri baskı ve saldırı koşulları altında olmasına rağmen gerçekleşmiştir. Toplumun geleceğini belirlemede en büyük rolü oynayacak olan İstanbul gibi merkezi kentler olsun HDP’nin en iddialı olduğu Kürt illerinde olsun ciddi oylar almış olması, örneğin Esenyurt’ta oyların % 25’lere ulaşması, velhasıl devrimci sendikaların desteğini alması, pozitif bir durum olarak mutlaka tespit edilmelidir.

 

   

Halkı Suçlamak ve Aşağılamak Kabul Edilemez
Sermaye Partilerinden Uzaklaşma Olmuştur

Seçim sürecine yakından bakıldığında HDP, kendisini büyük sermaye ve onun partilerine karşı pozisyonda konumlandıran, sol değer ve anlayışlar içinde gören kesimin tamamına yakınını temsil eder düzeye yükselmiştir. Söylendiği ve propaganda edildiği gibi hükümet partisine ve Erdoğan’a da ilgi o denli olmamıştır. Manipüle edilmese idi, hükümet partisinin de, Erdoğan’ın da alacağı oy oranı yüz üzerinden kırkı geçmeyecekti. Dolayısıyla içinde “sol” tahlilcilerin de bulunduğu kişi ve çevrelerin seçim sonuçlarına bakarak halkı suçlaması yanlıştır. Halkın ve emekçilerin bir de “gerici”, “dinci”, “makarnaya, kömüre satılmış”, “aptal” türünden sıfatlarla damgalanması asla kabul edilemez.

Halkın ve halk sınıflarının tek boyutlu olarak ele alınması yerine çok yönlü özelliklerinin dikkate alınması gerekir. Kaldı ki manipüle edilmiş seçim sonuçlarına göre de halkın büyük çoğunluğu hükümet partisine karşıdır. AKP’nin % 49’dan 43’e, CHP’nin % 25’ten 22’ye inmesi, HDP’nin ise bir puan da olsa yükselmiş olması halkın yeni seçeneklere karşı eğilim gösterdiğini işaret etmektedir.

HDP deyince, belirtmeye bile gerek yok ki, bilhassa Türk egemen sınıflarının sınırlandırarak, toplumdan izole ederek yalnızca “Kürt” hareketi dediği kesimi değil bileşenleriyle destekleyenleriyle sempatizanlarıyla dayanışma içinde olan tüm oluşumu akla getirmek gerekir. O sadece bir “Kürt Partisi” olmadığı gibi yalnızca Türkiye Partisi de değildir. Anadolu ve Mezopotamya halklarının partisidir, hatta daha fazlasıdır. Buna göre bu seçim tecrübesinin de gösterdiği gibi birinci kuşak diyebileceğimiz –yüzü aydınlığa dönük, devrimci-demokrat- halk kesimleri bu oluşumla birleşmiş durumdadır. Şimdi ikinci kuşak nesillere ulaşabilmek için felsefi-ideolojik planda olsun, demokratik alanlardaki mücadele yollarıyla olsun, parlamenter mücadele olanaklarıyla ve elbette ki bu olanakların sınırlarını genişleterek yaratılan radikal mücadele usulleriyle olsun yol açmak, yeni kapılar aralamak gerekiyor.

İkinci kuşağın adresi; sermayenin, kapitalist ve emperyalist sistemin seçimlerde emekçiler, kadınlar, gençler, ezilen ulus ve cinsiyetlerin nihayet Türkiye ve Kürdistan proletaryasının karşısına çıkardığı “cumhur” ve “millet” ittifaklarının tabanındaki kuşaklardır. Yani halen statükodan medet uman geniş yığınlardır. Kürt halkının ve Kürdistan emekçi sınıflarının azımsanmayacak bir bölüğü halen, adına son zamanlarda “cumhur” ittifakı denilen bir sermaye odağının kontrolünde ve güdümündedir. Başta Kürt toplumu ve diğer ulus ve halklara mensup emekçilerin, HDP saflarına kazandırılması için yeni mücadele olanaklarıyla bu kuşağı kazanmak üzere mücadele etmek kaçınılmaz görünüyor.

 

 

Birey Yerine Sistemi Sorgulamak
Gelecek, Zorlu Mücadele Günlerine Gebe

Türkiye proletaryasının ikinci ana kesimi ise adına “millet” ittifakı denilen sermaye bloğu tarafından manipüle ediliyor. Seküler ve aydınlanmacı bir özelliğe sahip olan bu kesimden son iki seçimdir HDP’ye bir kayma olduğu ileri sürülse de, bunun çok yetersiz olduğu ortadadır. “Cumhur” ittifakında Osmanlı-resmi ideolojisinin gücü baskın olduğu gibi bu klikte de Türk-resmi ideolojisi baskındır. İlgili kesimlere yönelirken eleştiri, tartışma ve benzeri mücadele araçları kullanıldığı zamanlarda bu özelliklerin göz önünde bulundurulması gerekir. Felsefi-ideolojik mücadele olsun diğer mücadele yöntemlerinde olsun, soruna kişiler üzerinden, Erdoğan veya Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli hatta Demirtaş gibi isimler üzerinden bakmanın yararlı olacağını sanmıyorum.

Kürt ulusal sorunu belirleyiciymiş gibi görünse de insanlığın temel sorunu emek-sermaye arasındaki savaş sorunudur. Bu yüzden de işçi, emekçi, kadın erkek, aydın, yazar ve sanatçılarla yapılan tartışmalar da dahil olmak üzere temel sorun üzerinde bilhassa durulması, pozitif sonuçlar ortaya çıkarabilir. Emek-sermeye çatışmasıyla diğer çatışma biçimleri arasında elbette ki diyalektik bir ilişki vardır.

Dünyanın olduğu gibi ülkemizin geleceği de zorlu mücadele günlerine gebe. Türk egemen sınıfları, yönetim biçimini ABD’ye benzetmek istiyor. İkili sistem, ikisi de sermayenin çıkarına göre düşünülmüş. Hangisi kazanırsa kazansın sonuçta sermaye kazanacaktır. Başkanlık sisteminin, ABD’de “başarılı” olması, ülkemizde de başarılı olacağı anlamına gelir mi? Sanmıyorum. Bu benzemeyi ve özenmeyi kitlelerde kafa karışıklığı yaratmak için sanırım, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar biçiminde açıkça yapmadılar. Açıkça yapılmış olsaydı, Amerika’ya benzeterek “cumhur” ittifakına Demokratlar, “millet” ittifakına da Cumhuriyetçiler denilecekti. Bu defa da siyasi tercihler denk düşmezdi. Çünkü ABD’de Cumhuriyetçiler “sağcı”, Demokratlar ise “solcu” olarak kabul görüyor.

ABD modelini tam olarak oturtmak için Türk egemen sınıfları, belli bir süre daha seçim ve benzeri sürprizler yapacaktır anlaşılan. Umulmadık zamanlarda darbeler, seçimler, saldırılar, hatta birbirlerine karşı düşmanca tavırlar içinde bulunabilecektir. ABD modeli uygulanabilecek mi, uygulansa bile ekonomik kriz başta olmak üzere yığılmış problemlerin üstesinden gelebilecek mi? Onu da sanmıyorum. Dolayısıyla “millet” ittifakının ve Erdoğan’ın seçimleri “kazandığı mı” yoksa üzerine mi “yıkıldığı” önemli bir tartışma konusudur.

 

 

Yeni Doğan ve Gelişmekte Olan Yenilmez!
Demokratik, Sovyetik ve Özgür Bir Dünya

Lenin, “yeni doğan ve gelişmekte olanın yenilmez” olduğuna vurgu yapmıştır. Konuya uyarlarsak HDP’nin, yeni bir oluşum olarak neredeyse dünyada örneği olmayan tek hareket olduğu, yeniyi ve gelişmekte olanı temsil ettiği ileri sürülebilir. HDP, arkasındaki beş – on milyona yakın kitle desteği ve tüm güçleriyle birlikte düşünüldüğünde sermayenin iki sağ blokuna karşı organize olmuş tek sol seçenek olarak çekim merkezi olmuş durumdadır. Hırsızlık, katliam, işsizlik, yoksulluk gibi sorunlarla birlikte özdeş görünen bir sistemin uzun süre ayakta kalması zordur.

Olağan dışı yöntemlere, yasalar yerine KHK’larla uzun süre iktidarda kalınmasına sermaye içi dengelerin de “evet” demesi tartışma kaldırır. Zira halihazırdaki yönetim, kendine özgü hukuk sistemini bile uygulayamaz hale gelmiştir. Yüzbinlerce hukuk mağdurundan söz edilmektedir. Bu yüzden halkların partisine büyük bir sorumluluk yüklenmiş durumdadır. Yeni ekonomik, sosyal ve siyasal krizler kapıdadır. Halkların ve emekçilerin örgüt ve partileri yeni mücadele günleri için hazırlıklı olmalıdır. Emperyalizm ve Türk egemen sınıfları, -adeta uluslararası sermayenin düzenlediği bir operasyonla- sözde halkın onayını almış yeni bir yönetimle yola devam etmek istese de, bunu uzun süre yürürlükte tutması güçtür.

İç ve dış borçların arttığı, komşularla çatışmanın sürekli hale geldiği, dağlar kadar büyüklükteki Kürt sorununun adeta sıradağlar haline geldiği, eğitimin karmaşaya döndüğü, asgari ücretlinin ve emeklinin yaşam standardının çok gerilerde seyrettiği, memurun “dar gelirli” olarak tanımlandığı, ücretlilerin gelecek kaygısından kurtulamadığı bir toplumda HDP’ye büyük bir görev düştüğü sır değildir. Kısacası HDP’nin yüzleri aşan parlamenter sayısıyla değil de 70 civarında vekille Meclis’e girmiş olması moralleri bozmamalıdır. Tersine daha geniş ve kapsamlı mücadele günlerine hazırlanmak için moral-değerlerin yüksek tutulmasına ihtiyaç vardır.

Seçim süreci, birçok bakımdan negatif boyutlu sonuçlar doğurmuş, beklenmeyen olaylara sahne olmuş ve sermayenin lehine işlev görmüş olsa da bu sürecin ve sonuçların olumlu yanlarını da görmek son derece önemlidir. Açıklama, siyasal tahlil ve öngörülerde bulunmayı da asıl olarak bu olumlu yanlar üzerinden yapmakta yarar olduğu kanaatindeyim. Ancak böyle bir yönelim demokratik, eşitlikçi, Sovyetik ve nihayet özgür bir ülke ve dünya kurma düşüne katkıda bulunabilir.

Mehmet Akkaya

 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler