Takip Et

Makaleler

Tarihsel ve güncel olan nedir?

Mustafa Suphi örneği de farksızdır. Kuşatılmış ya da yönlendirilmiş “mağara bilinci”, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katliama uğramasından Kars ve Erzurum’daki kışkırtılmış çeteleri sorumlu tutar. Bolşeviklerin yanlış politikalarını da es geçer. Emperyalizmin saldırı politikalarını, yereldeki güçleri ve Büyük Millet Meclisi’nin belirleyiciliğini ise hiç görmez.

Kazıdık onbeşlerin ismini

Kanlı kızıl bir mermere

Bir çelik aynadır gözlerimiz

Onbeşlerin resmini

Görmek isteyenlere…

Nazım Hikmet bu dizelerle seslenmişti 1925 yılının şubatında. Resmedilenler Ocak ayında yitirdiğimiz Mustafa Suphi ve yoldaşları idi. Ocak ayının, ülkemiz ve dünya sol hareketleri için özgün bir yeri bulunuyor.  1920’ler, devrim ve karşı devrimler açısından üzerinde durmayı gerektirir. Lenin, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Mustafa Suphi ve Türkiyeli komünistler şahsında yitirdiğimiz değerlerin anılması, sahiplenilmesi söz konusudur. Onları günümüzde konu etmenin anlamı ve önemi nedir? “Anıyoruz” demekle yetinebilir miyiz? Kavramsal/felsefi bilinç bakımından ne anlam ifade eder bu tarihsel değerler? Hadisenin boyutu, göründüğünden çok büyüktür. Çünkü 1920’ler, yeni formlara bürünerek güncelde de devam etmektedir.  Bu yüzden tarihsel olan ile güncel olan arasındaki diyalektik ilişkiye de vurgu yapmak zorunlu görünüyor. Ayrıca ulusal ve uluslar arası düzeyde simgeleşen isimler dışında kendi yakın tarihimiz de “Ocak ayı” bakımından oldukça “zengin”dir. Birçok örgüt ve parti ocak ayını “Devrim Şehitlerini Anma Ayı” olarak değerlendirirken katliamı ve katilleri de lanetliyor.

Diyalektik düşüncenin yorumlarından birisine göre hiçbir varlık ya da tez ve teori yok olmuyor, yeni formlar şeklinde kendini yenileyerek sürdürüyor. Dolayısıyla bugün ya da güncel olan, tarihsel olanın değişik bir biçimi olmuş oluyor. Bu anlamaya göre olay ve olgular da bir ölçüde düşünsel olanın görünüşe çıkması ya da edimselleşmesi anlamını taşıyor. Bilgi ve bilinç çalışması ise edimsel olanın farkına varmak, onun somut içeriklerini ve kategorilerini açığa çıkararak daha yüksek bir epistemolojik momente varabilmeyi hedefler. Peki ocak ayı bağlamında bu bilinç yükselmesi gerçekleşebildi mi, ocak’ta görünüşe çıkan somut olgular algılanıp kavramlaştırılabildi mi? Yoksa algılar ve “anmalar” soyut düzeyde mi kaldı? İkinci olasılık daha güçlü görünüyor: Soyutta kalmak. Hegel erken yazılarında “Kim Soyut Düşünür?” başlıklı makalesinde soyut düşünceyi eleştiriyor/dışlıyor ve bir de örnek veriyor. Hegel’e göre her kim ki, “katili” yalnızca “katil” olarak görüyor, onu kuşatan toplum ve dünya gerçeğini kavramıyorsa o kişi soyut düşünüyor demektir. O halde?  O halde meseleyi, sorunlarla bağlarını kurarak irdelemek gerekiyor.

İçsel çelişki, dışsalı reddetmez

Ocak ayı, tarihsel bakımdan birçok sol kişi ve çevreye Ekim Devrimi’ni ve Lenin’in ölüm yıldönümünü hatırlatır. Yani yengi/zafer ile yenilgi birliği adeta. Bu kadar değil elbet. Yenilen Alman Devrimi’ni, katledilen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i de anımsatır. Burada da diyalektiğin çelişki kategorisini saptamak zor değildir. Farklı bir yoruma göre çelişki dışsal değil esasen içseldir. Gerçi diyalektik her içselin söz konusu olduğu yerde dışsallığı izole etmez. Onu da örneklendirmek gerekecek. Anılan iki komünist/filozof aslen proletaryaya dışsal olan Alman sermayesinin ve emperyalizmin boy hedefidir. Lakin “içsel çelişki” kategorisi 1919’un ocak ayında dışsal olandan daha belirleyici olmuş ve bir bakıma Rosa ve Karl, kendi “yoldaşları” tarafından katledilmişlerdir. Her ikisi de, kısa bir süre öncesinde içinde oldukları Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin saldırıları sonucu öldürüldüler yani.

Liderler katledildikten sonra felsefe yapanlar döneme uygun kavramlaştırmalar yapmada gecikmedi: Sosyal faşist, sosyal emperyalizm vs. Komünist liderler yani Marksizmin bu değerli teorisyenleri katledilirken Bolşevik Parti, Alman emperyalistleriyle çeşitli anlaşmalar yaparak Ekim Devrimi’ni “kurtarmanın” mücadelesini veriyordu. Lenin, Stalin, Troçki ve daha birçok Marksist eylem adamı ve kuramcı adeta, gözyaşı dökmekle yetinmiştir. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Ocak 1919’da katledildi, geriye bu gözyaşları kaldı. Sorulacak denilen hesapların henüz sorulmamış olması bir yana, suçlusu olan sosyal demokratlar halen ülkemizde olduğu gibi dünyada da bu suçları işlemeye devam ediyor. Bunu yaparken de en sinsi yollara başvurarak arka planda kalarak kendini gizlemeyi de, kitlelere şirin görünmeyi de başarabiliyor!

Diyalektiğin bütünsellik ilkesi

Hegel’in diyalektiğindeki açmazı saptamak için bu tür büyük diyeceğimiz olay ve olgular oldukça yol göstericidir. Öyle ya, nasıl oluyor da Alman komünistlerini katleden Alman sosyal demokratlar, bu komünistleri anmaya ve sahip çıkmaya devam ediyor? Toplumun belli bir kesimi nasıl bir bilinçlenmenin sonucu olarak hem Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şahsında komünistleri anıyor, sahipleniyor hem de sosyal demokrat partilere oy verebiliyor? Bu sorulara yanıt vermek için sözü Alman filozof Hegel’e getirmek yararlı olacaktır. Öncelikle Hegel diyalektiği için kullanılan bir terimi anımsamak gerekir: “Ayrımda özdeşlik”. Anılan diyalektik ilke katliam örneğine uygulanırsa sosyal demokrasi suçlu göründüğü kadar “akli” de görülür. Nihayetinde Hegel için gerçek ya da edimsel olan aynı zamanda akli ve ussaldır. Görüldüğü gibi modern diyalektiğin dehası olan Hegel’de de yanlış yanlar bulunuyor. Bu özdeşlik sorununun çıkardığı açmazı ortadan kaldırmak için diyalektiğin bu ilkesini temel almak ama mutlaklaştırmamak gerekir. Özdeşlik ilkesini mutlaklaştırmak, en yüksek bilinci/bilinçleri bile neredeyse faşizmi de savunmak durumunda bırakabiliyor.  

Diyalektiğin yine önemli ilkelerinden birisi olan bütünsellik ya da evrensellik ilkesi bizi Almanya ve Rusya’dan diğer toplumlara taşır. Şimdilik Türkiye ile yetinelim. Alman komünistlerinin imha edilmesinden tam iki yıl sonra bu defa da ülkemizde yeni filizlenip boy veren komünist önder ve kadrolara yönelik benzer koşullarda, benzer yöntemler izlenerek adeta tarih tekerrür ettirilmiştir. 28-29 Ocak 1921’de Türkiye Komünist Partisi’nin lider kadroları, üstelik barışçıl bir tutum ve yasal yollarla dönüş yaptıkları ülkeleri olan Türkiye’de büyük bir kıyıma uğradılar. Osmanlı-Türk hakim sınıflarının “kültürüne” uygun olarak Karadeniz’in azgın sularında boğduruldular. Mustafa Suphi’nın on beş arkadaşıyla katledildiği bu tarihsel olay, sıradan bilinçler için bir asayiş meselesi, ya da kendini bilmez birkaç çapulcunun işi olarak görülebilir. Oysa olguya felsefi düşünüşle, kavramlarla bakıldığında olayın evrensel boyutlarda cereyan ettiği anlaşılacaktır. Almanya’daki katliamın Almanya ve Avrupa devriminin boğulmasında etkisi ne ise Türkiyeli komünistlerin imha edilmesinin anlamı da ülkemizdeki ve Anadolu-Mezopotamya’daki –olası-  devrimlere karşı anlamı aynı olmuştur.

Komünistler neden tasfiye edildi?

Peki bu Türkiyeli komünistler imha edildiğinde Komintern ve Bolşevik liderler ne yapmıştır? Tek kelimeyle söylersek: Susmuştur. Dahası var. Bazı iddialara göre, bir kısmı için de belge gösterilen açıklamalara bakılırsa, Türk egemen sınıflarına yardım yapılmıştır. Alman devletine de kolaylık gösterildiği ileri sürülebilir. Çeşitli Rus-Alman anlaşmaları yapılmıştır.  Ülkemizde ise Osmanlı saltanat despotluğunu yıktığı, yıkacağı iddiasıyla iktidara gelen, çağdaş görünümlü yeni Türk sömürücü sınıfları emperyalistlerin yönlendirmesi ve Bolşeviklerin de sessizliğe gömüldüğü koşullarda Komünist Partisi’nin kadro ve üyelerini kıyımdan ve kılıçtan geçirmişlerdir. Bu katliamı, sahte komünist partilerin kurulması izlemiştir. Peşinden 1908’den beri kazanılan birçok ekonomik, sosyal ve siyasal hakkın budanması gelmiştir. Bir Mayıslar yasaklanmış, grevler, seçim yasaları iptal edilmiş, eski despot koşullara rağmen yayınlanan dergi ve gazeteler kapatılmış, kadın dernekleri dahil olmak üzere demokratik örgütler yasaklanmıştır, sendikalar ve muhalif devrimci kurumlar susturulmuştur. Bütünsel, somut bilincin söylediği o ki, tüm bu gerici, faşist uygulamaların rahatlıkla yaşama geçirilebilmesi için öncelikle komünistlerin tasfiye edilmesi gerekirdi. Bu tasfiyeleri bilindiği gibi Kürt ve Kızılbaş/Alevi tasfiyeleri izlemiştir.  Avrupa’da, Almanya ve İtalya’da komünistlerin tasfiyesinden sonra faşizmin yükselmesi olgusu da ancak benzer bir mantıkla açıklanabilir.  

Mustafa Suphi ve yoldaşları şahsında liderleri katliama uğrayan Türkiye Komünist Partisi neden resmi ideolojiye karşı devrimci bir tavır almamıştır?  Yanı sıra Lenin, Torçki ve Stalin, katliam karşısında neden sessiz kalmışlar; hatta Anadolu’da, giderek yozlaştığını kabul etseler bile yine de, bir “olumlu durum”dan söz edebilmişlerdir? 1917-1922 yılları arasında Rusya’da iç savaşın sürdüğü, Rus halkının açlık, yoksulluk ve kıtlık içinde olduğu biliniyor. Yudeniç, Denikin gibi eski -artık- Rus generallerine karşı savaşırken bilhassa da İngiltere’nin desteklediği Kolçak hükümetiyle savaşan Rus halkını düşünün. Bu haldeki bir toplum nasıl oluyor da Büyük Millet Meclisi’ne –yalan değilse- bol miktarda para, silah, mermi, altın türünden yardımlar yapabiliyor? 

Temsil, temsil edilenin yerini alırsa

Lenin, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Mustafa Suphi şahsında komünist teorisyen ve eylem adamları/insanları anılırken bu sorulara da yanıtlar aranması gerekir ki varlık tarzları, düşünsel olan tarafından dengelensin ve gerçeklik kendini bütünsel hale getirsin. Aksi halde “anma” doğal/sıradan bilinç düzeyinde kalır ki, kavramsala yükselemez. Görüntü özün önüne geçer bu bilinçler için. Temsil, temsil edilenin yerini alır. Platon’a göre temsil edileni değil, temsili esas alanlar mağara adamına benzer. Günümüzde kapitalist-emperyalist sistem, işte bu “mağara bilinci”ni etkin kılarak toplumu/insanlığı kuşatmak istiyor. Felsefi tartışma ve çatışmalar kendisini hangi düzlemde var ediyor diye sorulacak olursa, “mağara bilinci” ve diyalektik-devrimci bilinç arasında cereyan ediyor diyebiliriz. Feodal, burjuva – liberal felsefeler inkar edip dursa da, bilgi sorununda “sınıf” dinamiği merkezi bir dinamiktir.  

Tarihi, tarihsel figürleri, iz bırakan olayları incelerken sınıfsallık zemininde kurulan bilinç, işçi sınıfına yol gösterecek biricik bilinç biçimidir. Bu bilinç açısından, Marx’ın da belirttiği gibi eleştirilmeyecek, katı, kutsal ve mutlak sayılan hiçbir değer ve otorite yoktur. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Mustafa Suphi sorununda akla gelen sorular, bu bilinçle ele alınabilirse yapılan anmaların bir değeri ortaya çıkabilir. Önceki yılı ve yılları tekrar etmek zorunda kalmaz. “Mağara bilinci” ya da sıradan yönlendirilmiş bilinç, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in suçlusu olarak Alman polisini görürken felsefi bilinç ya da özsele temas eden politik bilinç, polisin basit bir araç olduğunu görerek sistemi merkeze koyar ve sistemin ekonomik ve politik açıdan nasıl işlediğini saptayarak yargıda bulunur.   

Bolşeviklerin hatalı ve yanlış politikaları

Mustafa Suphi örneği de farksızdır. Kuşatılmış ya da yönlendirilmiş “mağara bilinci”, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katliama uğramasından Kars ve Erzurum’daki kışkırtılmış çeteleri sorumlu tutar. Bolşeviklerin yanlış politikalarını da es geçer. Emperyalizmin saldırı politikalarını, yereldeki güçleri ve Büyük Millet Meclisi’nin belirleyiciliğini ise hiç görmez. Oysa emperyalizm olgusu, ülkemizin eski yönetimlerini olduğu gibi bugünkü gerici-dinci denilen siyasal rejimini de belirleyen adeta güncel bir işlev görmektedir.

Tarihsel olan aktüeldir. Sonraki yıllarda benzer komünist tasfiyeleri, Almanya’da olduğu gibi başka coğrafyalarda da ülkemizde de tekrar etmiştir. Mesela kuşatılmış ve sıradan bilinç 1993’te Sivas’ta aydınların kitlesel bir şekilde kıyıma uğramasının nedenini kışkırtılmış şeriatçı, dinci gericilikte arar. Bu güruhun da “kurban” olduğunu unutur. Oysa felsefi ya da politik bilinç daha doğru bir terimle felsefi-ideolojik bilinç, kışkırtılmış gerici güruhları göstermekten daha önemli olarak sermayeyi, feodalizmi, kapitalizmi ve emperyalizmi görür ve gösterir.  

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler