Takip Et

Kültür-Sanat

Vedat Türkali Hangi Romanının Kahramanıydı?

Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasının yetiştirdiği ender Edebiyatçılardan biri olan Vedat Türkali bugün yani 29 Ağustos 2016 yılında aramızdan ayrıldı. Üretimleriyle ve duruşuyla daima ezilenlerden yana saf tutan Vedat Türkali’nin hatırası önünde saygıyla eğilirken, onun anısına Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi olan Sancı’nın 12’inci sayısında Vedat Türkali’ye atfen Emin Karaca tarafından yazılan ”Vedat Türkali hangi romanın kahramanıydı?”başlıklı makaleyi sizlerle paylaşıyoruz

Vedat Türkali’nin, 29 Ağustos 2016’da, dünyaya veda edip kâinata merhaba deyişinin ertesi günü Doğan Hızlan, Hürriyet’teki köşesinde, arkasından sıcağı sıcağına yazdığı yazıda; “Emin Karaca’nın Vedat Türkali Ansiklopedisi’nden soyadının öyküsünü okumalısınız.” hatırlatmasını yapıyordu.

Ancak Eylül 2006 baskılı Vedat Türkali Ansiklopedisi çoktan beri bitmiş olduğundan,  soyadının öyküsü bir yana hakkındaki pek çok şeyin doğru dürüst bilinmesinin bile imkânı yoktu.

On yıl önce Ansiklopedi’nin basımı aşamasında rahmetli Vedat Türkali ile birlikte yaşadığımız bir olay, bunu bütün vahametiyle anlatıyordu:

1-7 Mayıs 2006’da, İstanbul’da, ilk kez Uluslararası İşçi Filmleri Festivali düzenlendi. Festivali düzenleyen kuruluşlar: Halkevleri, Sendika.Org, Basın-İş ve Sine-Sen’di. Festivalde gösterilecek Karanlıkta Uyananlar ve Güneşli Bataklık filmlerinin senaryolarını yazmış olan Vedat Türkali’ye de sanırım  “onur ödülü” verilecekti, verildi de. Medya ve internet kanalıyla haberdar olduğum halde,  festival programı beni  “açmadığı” için o günlerde Yeni Melek Gösteri Merkezi’nin civarından bile geçmedim…

Tam da o günlerde, İnkılâp Yayınevi’nin yayın programına alınan Vedat Türkali Ansiklopedisi (Abdülkadir Pirhasan Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey) kitabımın sayfa tasarımıyla uğraşıyordum. Ayın sonlarına doğru, kitabımın öznesi Vedat Türkali aradı. Görüşelim diyordu. Bir akşam evine gittim, sohbet sırasında; yukarıda sözünü ettiğim festivalle ilgili bir kitapçık uzattı, “Madem biyografimle bu kadar uğraşıyorsun, al bak bakalım benimle ilgili bir yazı var bunda…” dedi.

Kitapçığın adı, Neo-Liberalizme Karşı Direniş Öyküleri: 20 Ülke 40 Film idi. Karıştırırken 15’nci sayfasında Funda Şenol Cantek imzalı Abdülkadir Demirkan’ın Vedat Türkali Olarak Portresi başlıklı yazıya rastladım.

Vedat Türkali Meğer Cumhuriyet’te Musahhihmiş…

Okumaya koyulurken birden fark ettim;  yazar, 1934’te yasal zorunluluk nedeniyle alınmış, ancak, artık 1951 Komünist Tevkifatı Davası’nın zabıtlarında kalmış, yasayla terk edilmiş bir soyadını, “Demirkan”ı, yazısına başlık yapmıştı. Oysaki “Abdülkadir Pirhasan’ın Vedat Türkali Olarak Portresi” dese daha doğru olacaktı.

Portreyi çizmeye başlarken,  eksik olmasın benim, 1996’da çıkan Eski Tüfeklerin Sonbahar kitabıma gönderme yapmış. Türkali’nin portresini 1919’daki doğumundan itibaren kronolojik olarak çizmeye devam ediyordu Cantek:

“Aynı zamanda subay olan Demirkan, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde yapar.”

(“Yoksulluğundan ötürü, Milli Savunma Bakanlığı yurdunda barınıp Ordu hesabına okuduğundan, mezuniyetinden sonra muharip sınıflardan olmayan bir subaydı,”  ifadesi daha doğru olmaz mıydı?)

Ya şu cümleye ne dersiniz?

“Üniversiteden sonra askerî liselerde edebiyat hocalığını sürdürürken yasa dışı örgütlere üye olduğu ve ‘ülkenin bütünlüğünü tehlikeye düşürecek’ faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle öğretmenlikten uzaklaştırılır ve tevkif edilir.”

(Daha doğru bir ifade ile:

“Üniversiteden sonra, savaş nedeniyle Akşehir’e taşınan Maltepe Askeri Lisesi’nde, daha sonra İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) üye olup, komünist örgütlenme faaliyeti yüzünden tevkif edilince, öğretmenlik mesleği de son buldu,” denilse nasıl olurdu?)

     *Bakın şimdi de; “Hapisten çıktığı 1958 yılında” ne yapmış Vedat Türkali?

“Dostlarının da yardımıyla yine ‘yazı-çizi’ ile ilgili bir iş bulur: Babıâli’de Cumhuriyet gazetesinde musahhihlik…”

Bunca yıldır Vedat Türkali’nin biyografisiyle ilgili çalışmalar yaparım; ne böyle bir şeyi kendisinden duydum ne de bir yerde okudum.

Ancak benim bildiğim, Vedat Türkali; Yeşilçam Dedikleri Türkiye  romanının  (Cem Yayınevi, 1987, 562 sayfa) kahramanlarından Gündüz Bey’i anlatırken, siyasî mahkûm olarak sürgünden gelmiş olan onun, arkadaşı Mandrake Nevzat kanalıyla gazeteye (gazete adı hiçbir şekilde geçmemektedir, ancak ciddi okur, başyazarından ve yayın çizgisinden Cumhuriyet olduğunu çıkarabilir.) “musahhih” olarak yerleştirildiğinden söz eder.

Oysaki Funda Şenol Cantek, Vedat Türkali’nin Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmasını (!) anlatmayı sürdürür:

“O zamanlar eski bir siyasi suçluyu barındırabilecek tek gazete Cumhuriyet gibi görünmektedir. Bunda Cumhuriyet’in sol eğilimli yayın politikasının yanı sıra Demirkan’ın araya giren hatırlı dostlarının da etkisi vardır. Cumhuriyet’te bu kısa dönemli çalışması onun Yeşilçam Dedikleri Türkiye adlı romanına malzeme teşkil edecektir…”

     Ne yapalım şimdi?

Aslında “hapisten çıktıktan sonra”  ne yaptığını,  Vedat Türkali Ansiklopedisi’nin “G” maddesinden buyurun birlikte okuyalım:

   “Gar yayınları’’

Vedat Türkali’nin özgürlüğüne kavuştuktan sonraki yıl, 1959’da Rıfat Ilgaz ve Suavi Barutçuoğlu adındaki arkadaşlarıyla yayıncılık denemesi yaptığı yayınevi.

Dokuz bin liralık ana sermayesini Vedat Türkali’nin koyduğu yayınevi, esas olarak Rıfat Ilgaz’ın mizah kitaplarını yayımlamayı hedeflemişti.

Cağaloğlu’nda Aydınlar Han 37 numaradaki küçük bir odada faaliyete geçen Gar Yayınları’nın kısa ömründe “Mizah Serisi”nden üç yayını olabilmişti:

* Rıfat Ilgaz’ın “Bizim Koğuş”

* Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı 3”

* Ferit Öngören’in hazırladığı Yeni Mizah Hikâyeleri Antolojisi

Bu üç kitabın yayımının ardından, faaliyetine son veren Gar Yayınları adı altındaki yayıncılık denemesi, Vedat Türkali için oldukça pahalıya mal oldu.

Borçlanıp sermaye olarak koyduğu 9 bin lirayı, yeni girdiği sinema dünyasında yazdığı senaryoların parasıyla geri ödeyecekti.”

Funda Şenol Cantek, Vedat Türkali’nin hayatında bundan sonra başlayan sinemacılık dünyasının hikâyesini az çok doğru biçimde anlatıp gidiyor.

Yazıda gönderme yaptığı on sekiz adet kaynağın sekizi Vedat Türkali’nin kitapları… Aralarında 2001 baskılı Komünist yok. Olsaydı da; Funda Şenol Cantek, otobiyografik bir çalışma olan Komünist;’te Vedat Türkali’nin Cumhuriyet’te musahhihlik yapmadığını kendi kaleminden okusaydı bu ağır hataya düşmezdi diye düşünüyorum, işe iyimser yönünden bakarak…

Prof.Dr. Toktamış Ateş’e Göre, Bir Gün Tek Başına’nın Kahramanı “Kenan”, Vedat Türkali’nin Kendisiydi…

Vedat Türkali’nin siyasi yaşamını anlattığı Komünist adındaki kitabı yayımlandı Ağustos 2001’de. Orada Vedat Türkali,  1940’ların başında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde okurken öğrenci çevresindeki ideolojik kamplaşmaya da değiniyordu.

Şöyle yazıyordu:

“Bizden iki sınıf üstteki Ahmet Ateş’in sosyalist olduğu söylentisi bir ara kulağımıza çalınınca kendisine yakınlık duymaya başlamıştık. ‘Komünist’ diye kovuculuk edip Yüksek Öğretmen Okulu’ndan attırmaya kalkışmışlar bunu bir ara güya. İlk öğrencilik yıllarında böyle idiyse bile, saldırıdan duyduğu ürkü, Nazi Almanyası’nın savaşın ilk yıllarındaki başarıları, Türkoloji’nin bilinen baskılı yapısı,  içi dışına dönmüş şemsiyeden beter etmişti Ahmet Ateş’i. Şoven Fikret’le de evlenince tamam oldu! Üniversite kitaplığının arkasındaki avluda (…) bir sigara molası verdiği sıra ayaküstü konuşuyoruz. Nazi ordularının Moskova önlerinde çakılıp kaldığı günler. Almanların yenileceğini söylememe dikelerek karşı çıktı birden; tartışma çıktı aramızda. Nasıl geldiyse, yarışmaya dönüşüp Almanlar ya da Sovyetler yenilirse ‘ne vereceksin’e döküldü söz. On kitap verecekti yitiren ötekine. Biri de ‘Garip’ olacak dedi Ahmet Ateş, yitirirse vereceği kitaplar için! ‘Garip’ Orhan Veli’nin o günler yeni çıkmış kitabıydı; biz seviyorduk, onlar için alay konusuydu daha. Babasının vermediği bu kitap borcunu, redd-i mirasta bulunmadıysa, oğlu sayın Kemalist Profesör Toktamış’tan istesem diye düşünüyorum!”

Babasından, dolayısıyla kendisinden söz edilen Toktamış Ateş 13 Eylül 2001 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Arayış köşesinde Vedat Türkali’ye cevap verdi.

Ateş, yazısında önce, “Kitabı okuduğum zaman, doğruluğu çok kuşkulu… suçlamalar ve bana bir ‘çiçek’ (!) görünce hem şaşırmış, hem üzülmüştüm.” diyordu. Yazısının sonunu da şöyle bağlıyordu:

“Biz, emniyette yediği bir tokat nedeniyle, her türlü düşüncesinden cayan ve günah çıkartarak ordu kademelerinde yükselmeye çalışan ‘edebiyatçılar’ da biliriz. Ama bunları eşelemeyi düşünmeyiz.”

Bunun üzerine Vedat Türkali, 27 Eylül 2001 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Toktamış Ateş’e Mektup” yazısıyla cevap verdi. Dört maddede cevaplandırdığı Toktamış Ateş’e ilk başlarda şunları söylüyordu:

“Söylediklerimle yüzleşince üzülmüşseniz, doğrulukları durumunda, sözü edilen kişiler için övünç, kıvanç duyulamayacak niteliklerin bilincindesiniz demektir. Dediğiniz gibi, uzun boylu bir tanışıklığımız olmadı sizinle. Kimi ortak dostlarımızdan sizin için duyduklarıma uygun düşen yerinde bir duyarlılık gösteriyorsunuz Sayın Toktamış Ateş.

Kuşkularınızı sürdürebilirsiniz. İnanıp inanmamak da sizin bileceğiniz şey. Ben içimle barışığım; bir kez daha yineleyeyim ki, söylediklerim fakülte yıllarıyla ilgilidir, ne bir eksik, ne bir fazla, sözcüğü sözcüğüne doğrudur. Kişinin annesi, babasıyla ilgili suçlamaya tepki duyması doğaldır. Görevi de bilinir. Ancak siz,  akademik konumda birisiniz; hele geçmişle ilgili sosyo-politik konularda en yakınlarınızı bile nesnel yargılamakla yükümlü sayılırsınız.

Bana inanmayabilirsiniz, seksen altı yaşında yaşamakta olduğunu öğrendiğimiz (Uzun yıllar yaşamasını dilerim) anneniz hanımefendiye sorarsanız, sonraki yıllarda değişim-gelişim göstermediyse, komünistlere karşı nasıl savaşım yürüttüğünü ola ki saklamayacak, belki övünerek anlatacaktır! O kuşaklarca mayalanmış bu ‘anti-komünist’, ‘ulusalcı heyecan’ın ülkemizden neler alıp götürdüğünü size anlatmama gerek var mı?”

Vedat Türkali cevabının dördüncü şıkkında da, Ateş’in “Biz emniyette yediği bir tokat nedeniyle, her türlü düşüncesinden cayan ve günah çıkartarak ordu kademelerinde yükselmeye çalışan ‘edebiyatçılar’ da biliriz. Ama bunları eşelemeyi düşünmeyiz.” cümlelerine karşılık şunları yazıyordu:

“Benimle ilgili bir yazıya sokuluvermiş bu tümcenin ne anlama geldiğini düşündüm, çıkaramadım. Çevremdekilere sordum, onlar da bir anlam veremediler. Lütfen açıklar mısınız Sayın Toktamış Ateş; örtülü biçimde sözünü ettiğiniz bu kişi ya da kişiler kimdir, kimlerdir? Benim için düşünülmüş bir taşsa sizin için üzülürüm.

Değer verdiğimiz bir profesörsünüz –size yakıştırılamaz ama kızgınlıkla gözünüz karardı diyelim- kara çalma, çamur atmadaki şu zekâ düzeyi size uygun düşmüyor. Çizdiğiniz portreyle bir benzerliğim yok, öyle bir yüz karam da yok. Yalnız beni tanıyanları değil, aklı başında çoğu kişiyi güldüreceksiniz. ‘Ben Emniyet’te tokat filan yemedim’le başlayıp savunmaya kalkışmam da gülünç kaçar.

Yaşam çizgim bütün açıklığıyla, yapıtlarımın tanıklığıyla da ortada. ‘Bir Gün Tek Başına’ adlı romanımda, Güvenlik’te yediği bir tokatla yılan kahraman Kenan’la mı karıştırıldım, diye düşündüm. Romanlarımdaki birilerinde beni bulmak, sıradan okuyucunun, çok karşılaştığım, gülünç öykülere varan onulmaz eğilimidir çünkü. Size bu da yakışmaz.

Bakın -annenizi bilemem- rahmetli babanız Ahmet Ateş de böyle bir çamur atmaya kalkışmazdı. Ürküyle sağa kaymış, siyasal konumda gerilere düşmüş de olsa dürüst, namuslu biriydi. Kara çalması ya da aykırı bulduğu inançlarından ötürü biri için kovuculuğa kalkışması düşünülemezdi. Ahlakına güvenmesem, asker öğrenci olarak siyasal düşüncelerimi açıklayıcı tartışmaya girmezdim. Ben sizin de bu yola başvuracağınızı sanmıyorum.”

     Türkali,  “O edebiyatçının ya da edebiyatçıların” kimler olduğunu sormada ısrar ediyordu:

“Söylediğinize göre bildiğiniz böyle biri ya da -‘edebiyatçılar’ diyorsunuz!- birileri var demektir. Lütfen açıklayın, kim ya da kimler bunlar? Etik bir kirletmeyle toplumu karartan kişilerdir böyleleri; eşelenip ortaya çıkarılmaları her namuslu yurttaşın görevidir. Saklamaya kalkarsanız suç ortağı durumuna düşersiniz. ‘Eşelemeyi düşünmeyiz’ demeniz bile ayıplanası bir tutumdur. O bir takılmaydı, sizden kitap filan beklediğim yok Sayın Ateş. Ancak bildiğinizi söylediğiniz o ‘edebiyatçılar’ı açıklamanızı istiyorum. Yalnız ben değil, sanırım namuslu tüm kişiler istiyor bunu. ‘Bir hakikat kalmasın âlemde Allah’ım nihan.’ “

Diyelim ki; Yeşilçam Dedikleri Türkiye’nin kahramanlarından “Gündüz Bey” Vedat Türkali’nin kendisidir. Bir Gün Tek Başına’nın kahramanı  “Kenan” da Vedat Türkali’dir.

Peki, Vedat Türkali Mavi Karanlık’ta, Tek Kişilik Ölüm’de ve Güven’de de birileri olarak mı karşımıza çıkıyor?

Çok şükür Kayıp Romanlar’da kendi adıyla ve kimliğiyle yer aldığı için, başka birisi olarak karşımıza çıkmıyor…

Akademisyenlere bir romanı okumanın kaç derste öğrenileceğini gösteren broşür mü yazmamız gerekiyor?

Sancı Dergisi Sayı 12

 

 

 

 

 

 

 

 

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler