Takip Et

Makaleler

VEGAN ABLA

“Evet, farklı bir tarihi yaşıyoruz,” diyor kararlı bir sesle. “Çünkü yapılanlar, daha uygarcadır. Fabrikalar ve tekeller, orada çalışanlarıyla birlikte satılıyor. Kadınlar, kendilerini sokaklarda ve kerhanelerde, anlık, uygarca satabiliyorlar. Milletvekilleri, gazete yazarları, din adamları, kumaşı özgün olan veya olmayan herkes, pazarlarda, açıkça ve uygarca satabiliyorlar kendilerini.”

Tartışma, dili soğuruyor, anlam kırılıp, kayboluyor. Odamın kapısı açılıyor birden. İçeri giren delikanlı, “Vegan Abla seni çağırıyor, abi,” diyor. Gidiyorum. Koltuğunda hece taşı suskunluğuyla oturan Vegan abla,

   “Beni bu kör uğultudan kopar, ormana götür, daralıyorum,” diyor. 

   Daralan ses, daraltıyor beni. Ayakkabı yığınının üzerine atılan bastonunu getirip veriyorum. Dayanıyor, ayağa kalkıyor seksen yıllık bir mecalle. Evden çıkıyor sessizce. Düşebilir diye, yanı başında, istim üzerindeyim. Kendi gücüne dayanmayı aşk haline getirdiği için koluna girmeme izin vermiyor. 

   Türklerin, aynı anda hep birden konuştuklarını, zamanlarını, modern yaşamın hızına ve mekanın parçalanışına göre ayarlamadıklarını; plansız, programsız halklar kategorisine girdiklerini; yaşarken değer verilmeyen, öldükten sonra da güç ve toteme dönüşen yaşlıların oluşturduğu bir kültürden geldiği için, kendi gerçekliğini duyumsatmaktan ziyade dayatan toplumları çok iyi anladığını anlatmaya başlıyor. Beş dakikalık yolu, kaplumbağa hızıyla yarım saatte alıp, ormana giriyoruz. 

     Dev okaliptüs ağaçlarının dibinde, kara bir yılan gibi kıvrılan patikaya girince, yan yana yürüme imkanı ortadan kalkıyor. “Arkama geç,” diyor. Kadın önden değil, arkadan daha biçimli ve genç göründüğü için memnuniyetle geçiyorum. 

   Ormanın iç içe geçen, iç yaratan dili, sessizleştiriyor bizi. Biraz ilerledikten sonra duruyor, “şurda oturalım,” diyor. Bastonun gösterdiği kayalıklara doğru yürüyoruz.. 

   Minnacık kertenkelelerin, görünüp kayboldukları, kınalı bir kayanın üzerinde oturup, karşı tepeleri saran ormanı ve kuş florasını seyre koyuluyoruz.

   “İnsandan uzak, ağaç ve hayvan toplumuyla iç içeyiz,” diye mırıldanıyor. “Bu türler mahşerinde hiçbir şeyin sınırı yok. Bu güzel varlığın, tek bir türe, insan türüne de çok fazla ihtiyacı yok. İnsanlığımdan sıyrılmak için geliyorum buraya. Sıyrılamıyorum.”

   Tam bu sırada, cep telefonum zırlıyor. Gereksizlerden biri. Kısa kesiyorum.

   Telefon kullanmadığı ve kızına, gideceği yerin telefonunu verdiği için, “Kimdir o, Mary mi?” diye soruyor.

   “Hayır,” diyorum. “Sydney’den bir arkadaşım. ‘Gözün aydın, İŞİD tamamen yok edildi,’ diye haber veriyor.”

   “Her dönemde bir günah keçisi yaratırlar,” diye mırıldanıyor. “Keçi bu kez İŞİD’tir.”

   “İyi oldu yok edilmesi,” diyorum. “ Zalim bir örgüttü. Akıl almaz kırımlar yaptı, tarihi eserleri yıktı, kadınları sattı.”

   “Sahip olmak, satmak ve öldürmek. Bunlar, görülmemiş şeyler değil ki. İnsanlık tarihini karakterize eden şeylerdir. Mülk dünyası tarihi bunlarla doludur.”

   “Bunlar, insanları yığınlar halinde mülk edindiler, sattılar ve katlettiler.” 

   “Çok şaşırtıcı değil. Mülk, mülkün hem tüccarı, hem de katilidir. Sadece nesneler değil, özneler de birer mülktür. Bir insan bir başka insanın, bir ailenin, bir devletin, bir mülk sisteminin ve tanrının mülküdür. Çocuk babanın, kadın erkeğin, erkek kadının mülküdür. Yaratan ve yöneten insan, yarattığı ve yönettiği mülkün sadece bir sahibi, öznesi değil, aynı zamanda onun bir nesnesi ve mülküdür. Mülkün, mülkü olmak, yani sahip olduğu ve yönettiği mülkün kölesi olmak ve onun tarafından yönetilmek. Bu, inançta, siyasette, gerçek ve sanal  yaşamda ortaya çıkan tüm ideolojilerin üzerinde yükseldikleri biricik zemindir. Tarih budur.”

   “Tarih, öz itibariyle bir sınıf mücadeleleri tarihidir.”

   “Orasını bilmem,” diye çıkışıyor. “Tarih, insanlığın bir bölümünün, yığınlar halinde, akıl almaz bir sahiplik ve egemenlik duygusuyla, -yarattığı kendi tanrısını da yanına alarak,- bir başka bölümüne saldırısının, esir edişinin ve esirlerini satışının bir tarihidir. Ben bunu bilirim.”

   “Şu an, daha gelişmiş bir tarihi, farklı ve nispetten daha uygar bir tarihi yaşıyoruz.” 

   “Evet, farklı bir tarihi yaşıyoruz,” diyor kararlı bir sesle. “Çünkü yapılanlar, daha uygarcadır. Fabrikalar ve tekeller, orada çalışanlarıyla birlikte satılıyor. Kadınlar, kendilerini sokaklarda ve kerhanelerde, anlık, uygarca satabiliyorlar. Milletvekilleri, gazete yazarları, din adamları, kumaşı özgün olan veya olmayan herkes, pazarlarda, açıkça ve uygarca satabiliyorlar kendilerini.”

   “Saldırılar barbarcadır ama.”

   “Hayır,” diye itiraz ediyor. “Saldırılar uygarcadır. Daha çok, askeri hedefler esas alınıyor. Öldürme biçimleri daha narindir. İŞİD’in yaptığı gibi kafa kesme, göz oyma, yakma sahneleri yoktur. Güçlü bir bomba ile anında, acısız yok etme yöntemi izleniyor. Geride kalanları saymazsak, Hiroşima ve Nagazaki’deki halk, acısız bir şekilde, uygarca ölmüştür.”

   Yapılanları savunuyor mu, eleştiriyor mu, diye kuşkulanıp gözlerinin içine bakıyorum. “Uygar bir insanın yapabileceği şeyler değil bunlar,” diyorum, laf olsun, torba dolsun diye.

   “Hayır, tam tersine, uygar insan yapıyor bunları. Seyreden uygar insanın da bu tip kırımlara fazla bir itirazı yoktur. İŞİD gibi yeter ki kafa kesmesin, göz oymasın, yakmasın ve kadınları yığınlar halinde, pazarlara sürüp satmasın. Uygar insan, haklı olarak, kadının bir başkası tarafından satılmasını hoş karşılamaz. Eğer bir satış söz konusu olacaksa, kadın kendini değil, belirlenen yerlerde, cinselliğini uygarca satmalıdır.”

   “O zaman ben kendime uygar diyemem.”

   Bir tutam ak saçın bulunduğu kel kafasını kaşırken, “hayır,” diyor yeniden. “Hepimiz şu veya bu ölçüde uygarız; sahip olma, satma ve öldürme duygusuna sahibiz. Kendimize özgü bir var olma ve yaşam hukukumuz var. Bizim gibi düşünmeyen veya bize benzemeyen birisini tutuklayabilir, öldürebiliriz. Kurduğumuz hukukta, bir domuz ile bir insanın yaşam hakkı eşit değildir. Bu hukuku, hiçbir canlının fikrini ve onayını almadan biz kurduk. Onun için bir insanı öldürürken duyduğumuz vicdan sızıltısını, ürpermeyi, bir domuzu veya bir karasineği öldürürken duymayız. İşimizi uygarca yapmanın tabi ki bunda bir etkisi vardır. Eskisi gibi ezerek, barbarca değil; spreyle, uygarca öldürüyoruz. Eskiden baltayla kesiyorduk ağaçları. Her vuruşta bir çığlık duyuyorduk sağır değilsek. Şimdi anında, uygarca bitiriyoruz işini ağacın. Testere zırıltısında çığlığı da duyulmuyor.”

   “Öldürmeyen insan da vardır ama.”

   “Hayır, yanılıyorsun, öldürmeyen insan yoktur. Öldürmek bizim işimizdir. Sofralarımız, ölülerle doludur; ama uygarcadır. Eskiden biz öldürüp biz yiyorduk. Şimdi başkaları öldürüyor uygarca, biz yiyoruz.”

   “İŞİD’e kızmakta haklı değil miyiz şimdi?” diye soruyorum.

   “İŞİD’e kızmakta kesinlikle haklıyız. Çünkü işini uygarca yapmıyor, barbarca yapıyor.”

   “Farkımız ne?”

   “Her şeyden önce barbar değiliz. Farkımız bu. Uygar bir İŞİD’in, uygar mensubuyuz. Tüm insanlık tarihi zaten, istisnalar ve yazılan güzellikler hariç, bir İŞİD tarihidir. İki döneme ayrılır: barbar ve uygar.” 

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler